

Gerçekten de herkesin yavaş yavaş, adeta anlatıları bir rüya gibi görmek için telaşsız fakat heyecanla çıktığı revaklı setin üzerinden Tac Mahal, müthiş bir görüntü halinde önüne dikildi. Sanki elinizi uzatsanız tutacakmışsınız gibi bir yakınlığı vardı. Bir çeşit göz yanılması mı, rehberin anlattıklarından oluşan zihin karışıklığı mı idi anlayamadım. Bir zaman ben de garip bir duyguyla nehrin öte yakasındaki muhteşem süt beyaz mermer binaya bakıp anladım.

Pencap Nehri’nin kollarından biri olan Cumna üzerindeki köprüden geçerken, nehrin öte yakasındaki beyaz mermerden yapılmış Tac Mahal’i görmek, gerçekten şaşırtıcı, yürek hoplatıcı bir şeydi. Yanınızdaymış gibi hissediyorsunuz, bir hayli uzakta, karşınızda duran somaki mermerden binayı... “Önce Tac Mahal’i görsek…” dedim elimde olmadan. O kadar şey duymuş, o kadar yazı okumuştum ki Tac Mahal hakkında, bir an önce merakımı gidermek, âdeta ona kavuşmak istiyordum. “Hayır, efendim!” dedi rehberimiz, “Önce yemek yiyeceğiz, sonra Ekber Şah’ın Sarayı’nı gezeceğiz, en son Tac Mahal’i göreceksiniz. Program böyle...” dedi. Otobüsümüz hızla şehre girdi, akıl almaz kalabalık içinde, yine akıl almaz bir hızla yol almaya devam etti. Zaman zaman kaybedip zaman zaman yakaladığımız Tac Mahal görüntüsü eşliğinde, birtakım binaların arasından orta halli bir lokanta önüne geldik, yemek molası verildi.

EKBER ŞAH’IN SARAYINDA
Nihayet Ekber Şah’ın sarayına gelmiştik. Gerçekten çok geniş olan ve sonraki ilavelerle Topkapı Sarayı gibi genişlemiş olan bu sarayda hem Hindu tapınağı hem de mescit vardı. Çünkü şahlardan birinin hanımı Hindu dinindenmiş ve mescidi de Evrengzip Şah yaptırmış...
Gümüş kakmalı, aynalı revakların altında dolaştık, kıymetli taşların yerinden söküldüğü kemerlerin altında Bâbürîlerin haşmetini hatırlamaya çalıştık. Rehberimiz sürekli bir şeyler anlatıyordu. Onun 700 cariyesi olduğundan söz ederken, yol üstünde, geniş avlu yanında bulunan, yarı bodrum görünüşlü bir mahzenin önünde durdu. Kilitli kapısı ve kafesli küçük pencereleriyle bir hapishaneyi andıran bu mahzenin gerçekten de tuhaf bir maksatla yapıldığını söyledi. Burası kavga eden cariyelerin hapsedildiği bir mahzendi ve onlar ne zaman anlaşırsa, o zaman çıkarılıyorlardı. Cariyeleri öyle idare edermiş...
“Ekber Şah çok zeki idi.” dedi rehberimiz. “Gerçekten mi?” dedim belli bir küçümsemeyle. Bâbürî Şahlar içinde en çok onu sevdiği belli olan rehberin tavrı iyice canımı sıkmıştı. “Evet” dedi rehber, “Biraz sonra siz de anlayacaksınız...” Gerçekten de biraz sonra açık avludaki mermer sütunların bulunduğu, tahtın önünde yapılan ayak divanın yapıldığı mekâna gittik. Burada vezirlerin her birinin bir mermer sütun önünde durarak halkın şikâyetlerini dinleyen Ekber Şah’ın, şikâyetler konusunda vezirlerin ne kadar suçlu olduğunu anlamak için şikâyetçi ile karşı karşıya getirmediğini, ama gözlerinin içine bakarak tarafları değerlendirdiğini söyledi ve bir tiyatro oyuncusu gibi canlandırarak anlattı. Ona göre, bu toplantılarda hiç yanılmayan
Ekber Şah, böylece adaleti sağlamış oluyordu. Bunları da hep benim yüzüme bakarak ve biraz önceki sözlerini ispat etmek istercesine anlatıyordu. Bense, Hindistan’da İslâm’ın gelişmesini engelleyen ve hiç değilse bir zaman karışıklığa yol açan bu cahil şahı Hindu rehberin neden sevdiğini çok iyi anlamış bulunuyordum.

Sarayın öteki bölümüne giderken rehberimiz yanıma geldi ve hangi milletten olduğumu sordu. Türk olduğumu söyleyince de heyecanlandı. “Yaa! Çok sevindim. Ben Türkleri çok severim. Türkler güzel ve âdil insanlardır. Bizim eserlerimizin çoğu da Türklere ait...” dedi. “Onlar Bâbürîlerin, yani İngilizlerin Moghul dedikleri milletin değil mi? Kitaplarınızda hep böyle yazıyor. Bâbürîler Türk değil diye okudum.” “Siz onlara bakmayın, ben işin aslını biliyorum. Bâbürîler Türk asıllı...” dedi. Bir set üzerine çıkmış, biraz sonra dünyanın en harika görüntülerinden birini göreceğimizi söylüyordu. Bu görüntüyü, sekiz yıl boyunca Şah Cihan’ın, yani Tac Mahal’i yaptıran şahın da seyretmiş olduğunu, bunun üç yılını bir hücrede, diğer beş yılını da başka bir hücrede geçirdiğini ve bu manzaraya doya doya bakması için, oğlu Alamgir Evrengzib Şah’ın özellikle dikkat ettiğini, çünkü şah babasının son isteği olduğunu anlatıyordu. Ardından da Ekber Şah gibi 50 yıl hükümranlık yapan Evrengzib’in de çok akıllı bir şehzâde sıfatıyla öteki kardeşlerini yenerek nasıl şah olduğunu ve Agra’yı nasıl ele geçirdiğini “vesâire, vesâire” diyerek tarih özetleriyle geçiştiriyordu. “Sizi daha fazla bekletmeyeceğim.” dedi sonunda, bazılarınızın heyecandan düşüp bayılacağını sandığım için, bu kadar çok gevezelik yaptım.
İşte Şah Cihan adlı talihsiz kocanın genç yaşta kaybettiği sevgili eşi Mümtaz Mahal için yaptırdığı Tac Mahal veya o zamanki adıyla Nur Mahal... “Buyurun efendim, bakın!” Yıllardır bir dünya harikası olarak okuduğum, resimlerini gördüğüm binayı işte elimle tutacakmış gibi yakında buluyordum. Onca okuduklarım zihnimden silindi, gözüm alabildiğine beyaz olan bu şahesere takılıp kaldı. Bir yandan da rehberin sözleriyle dün akşam dinlediğim Kâtibim türküsünün Hint versiyonu olan Zügüdar müziği... Öylece ne kadar kaldığımı hatırlamıyorum. Sanki orada bir ben vardım, bir de Tac Mahal ve onun temsil ettiği aşkta vefâ ve bağlılık duygusu... Şah Cihan bu manzaraya ve eşinden ayrılışa ne kadar zaman, nasıl bir sabırla katlanmıştı? Bir ara yanıma rehberimiz yaklaştı. “Ah ne yazık efendim!” dedi. “Şah Cihan bunun nehre yakın kısmına siyah mermerden bir eşini daha yaptırabilseydi, bu şaheser tamam olacaktı. Görüyor musunuz arka taraftaki küçük avluda dama tahtası gibi bir beyaz, bir de siyah taşlar var. İyi göremiyorsanız şu dürbünle bakın, fark edeceksiniz...” dedi. Gerçekten de öyleydi. Tac Mahal’in Cumna Nehri’ne bakan arka cephesinin önünde, uzaktan bile fark edilecek şekilde, dama tahtası gibi bir beyaz ve bir siyah taşlar döşeliydi. Hindu rehberin saraydan gösterdiği yerde, kendisi için siyah taştan bir türbe yaptıramayan Şah Cihan’ı düşündüm.

AŞK VE VEFÂ ÂBİDESİ
İç içe iki avludan girilen Tac Mahal külliyesinin inanılmaz bir çevre düzenlemesi vardı. Buna sahiplenen ve dünyaya tanıtan Hindistan idaresini gıpta etmemek mümkün değil. Bizim şaheserlerimizin çevresi ile Tac Mahal’in çevresini mukayese bile etmek imkânsız. İngilizlerin onlara öğrettiği bakım ve onarım işlerini bize de birileri mi öğretmeli? Onca batılılaşma çabalarımız arasında neden tarih ve kültür mirası sahiplenmeyi öğrenemeyişimizi anlamak mümkün değil. Bahçeden biraz yukarda duran kapının içinden Tac Mahal’e bakınca, sanki elinizi uzatsanız yakalayacakmışsınız gibi optik bir yanılma içine giriyorsunuz. O kadar beyaz ve yakın duruyor ki muhteşem bina, anlatılamaz. Bir an onunla baş başa hissettim kendimi. Gerçekten de herkes uzaklaşmış, bir kısım insan yaklaşırken, başka bir grup da binanın etrafını boşaltıyordu. Aslında aramızda uzun bir mesafe olduğu halde, insanlar binanın ön tarafında fark edilmeyecek kadar küçülüyor, gözünüzü alan kubbe ve minarelerden başka bir şey göremez oluyorsunuz. Bu aşk ve vefâ âbidesini ilk kez böylesine yakından gördüğüm ânı ömrümce unutamayacağım. Öylece ne kadar bakıp durduğumu hatırlamıyorum. Yıllardan beri posterlerini, yakından çekilmiş hatıra fotoğraflarını ve yapılışıyla ilgili hikâyeleri dinleyip okuduğum Tac Mahal işte karşımda duruyordu.

İkindi güneşindeki vakur görünüşü ile gönlüme yeniden taht kurdu ve ben bu binayı yaptıran Şah Cihan’ın psikolojisini anlar gibi oldum. Binanın arka tarafına düşen Cumna Nehri’nin öteki yakasındaki saray hücresinden sekiz yıl Tac Mahal’i seyreden Şah Cihan, genç yaşta ölen karısı Mümtaz Mahal adına yaptırdığı bu âbide ile hem aşkını hem de vefâ duygusunu unutulmaz hale getirmişti. 20 yılda 20 bin işçi çalıştırılarak yapıldığı söylenen binanın mimarları arasında Mimar Sinan’ın talebeleri sayıca çok ve devrin pek çok ünlü sanatçısı bu esere emek vermişti.
Ortasında su kanalı bulunan servilik yoldan Tac Mahal’e ulaşılan bahçenin tam karşı tarafına yapılan binada bir büyük kubbe ile dört minare bulunuyordu. Hindistan’daki Babürî Türk mimarisinde minareler Arap ve İran mimarîsinde olduğu gibi, yalnız camilerde ezan okunmak için değil, türbelerde dekoratif unsur olarak da kullanılıyordu. Yaptıranı da mimarı da Türk olsa bile hem üslûp hem de yapı tarzı bakımından Hindistan’daki eserlerin çoğu gibi, farklı bir karakter gösteriyordu. Dünyanın en güzel türbesi olduğunda bütün seyyahların hemfikir oldukları bu büyük yapının bahçe düzenlemesi de gerçekten dünya çapındaki eserin güzelliğine uygun bir özellik gösteriyordu. İnanılmaz güzellikteki bu eserin, Süleymaniye Camii gibi metruk evler ve iş yerleri arasından ne kadar perişan görüneceğini ister istemez düşündüm. Biz o külliyenin kıymetini bilmedik. Dehâ eseri bir düşünceyle merkezi yüksek bir tepe üzerine yapılmasaydı, İstanbul siluetini kaplayan beton binalar, gökdelenler arasında kaybolacağı muhakkaktı. Bu konuda bizde de Lord Curzon’dan çok şey öğrenerek nâzım plan yapacak yöneticilere ihtiyacımız var... Tac Mahal’i yaptıran kadar, onu koruma altına alan yöneticileri de tebrik etmek gerek. Çünkü bir kültür mirası, ancak ona sahip çıkıldığı sürece varlığını koruyabilir. Kemerli ikinci kapıdan bu düşüncelerle Tac Mahal’e doğru yürüdüm. Yürüdükçe içimi bir ferahlık, eşimden ayrı olmanın hüznünden az da olsa beni kurtaran hediyelere bağlı bir rahatlık kapladı. Ona anlatacak güzel şeyler, hoş manzaralar görüyordum. Küçük bir fotoğraf makinesi vardı elimde.
Birbiri ardından üç resim çektim. Sonra da yanıma gelen bir fotoğrafçının teklifiyle uzaktan Tac Mahal’i fon alan pozlar vermeye başladım. Bunları eşime göstererek bu aşk ve vefa âbidesini anlatacaktım... 16 yaşında Şah Cihan’la evlenen ve onun en has danışmanı olan Mümtaz Mahal, 21 yıllık beraberlikten doğan on dördüncü çocuktan sonra hastalanır ve hekimler hastalığına hiçbir çare bulamazlar. Kocasına iyi ve kötü gününde gerçekten yardımcı ve müşavir olan, genç kızlık adıyla Ercüment Banu Begüm, gerçekten “begüm-hanım” adına lâyık bir hayat sürer ve yoksullara, yetimlere, dullara yardım ederek imparatorluk içindeki hanımlar arasında da “mümtaz” bir yer edinir. Ölümünden sonra, dünyalar değen bu hanımın acısıyla, eşini kaybeden Şah Cihan, bir hafta hücresinden dışarı çıkmaz, iki yıl da ülkesinde eğlenceli toplantıları yasak eder. Ardından da süt beyaz mermerden bu büyük eseri inşa ettirir.


TAC MAHAL İLE BAŞ BAŞA
Benzeri dünyada olmayan bu türbenin yapımı için, başta Osmanlı mimarları olmak üzere, otuza yakın dünya çapında mimar ve sanatkâr çalışır. Yirmi yıl boyunca zümrüt, akik ve daha adını bilmediğimiz pek çok değerli taşlarla bu büyük eserin süt beyaz taşları işlenir, akıl almaz güzellikte bir eser ortaya çıkar. Taşların her biri kanaviçe gibi işlenmiş, süsleme sanatının her motifi, birbirinden farklı ustalar eliyle taşa işlenmiş...
Yakından baktıkça, yirmi yılın her gününün boşa geçmediğini anlıyorsunuz. Korkunç bir detay işçiliği gözünüzü alacak güzellikleriyle yansıyor... Hindistan’ın her tarafında önümüze çıkan dilencilerin yerini, burada yasemin satıcılarıyla fotoğrafçıların sesleri alıyor:
- Mümtaz Mahal, yasemin severmiş, siz de onları
koklamalısınız efendim, diyorlar.
- Burada resim çektirmek ayrıcalıktır, bu hatırayı belgeleyin efendim, sık duyacağınız seslerdir...
Rehberimiz kubbenin altında açıklamada bulunuyordu, ben de uzaktan onları izledim. Büyük kubbenin tam altında Mümtaz Mahal’in sandukası var, onu Şah Cihan’ın yaptırdığını anlıyorsunuz. Onun yanındaki sanduka Şah Cihan’ın ve bunlar sadece birer sanduka. Asıl kabirler alttadır ve bunu rehberimiz yüksek sesle, bana da duyurmak için söylüyordu.
Büyük kubbenin yanlarında aynı düzen içinde küçük kubbeler yerleştirilmişti. İster istemez Mimar Sinan’ın şaheserlerini hatırladım. Belli ki büyük kubbeye meraklı Osmanlı mimarlarının ustalığıyla yerleştirilmişti bu mermer kubbeler. Kapılar, sanduka üstündeki yazılar ve kubbenin yan duvarları hep kıymetli taşlarla işlenmiş ve yazılarla süslenmişti. İnanılmaz bir tezyinat zenginliği vardı. Türbenin boşalmasını, kabirlerle baş başa kalmayı bekledim. İki âşığa üç ihlâs bir Fâtiha okumak istedim.
Yazı: Mustafa Miyasoğlu