Suların Söndüremediği Ateş

Bosna Hersek

Yemyeşil dağların biriktirdiği

Gözyaşları mıydı bunca akan su?

Yoksa yüzyıllardır paylaşılamayan toprakların yanan bağrını söndürmek için miydi suların çaplaması?

Zümrüt yeşili ile karşılamıştı bizi Bosna’nın Saray Ovası… Yol boyunca da suları eşlik etmişti gezimize… Bizi kalbine buyur eden bu ecdad yadigarı topraklarda kendini yabancı hissetmek ne mümkün!... Yol boyunca tabelalardaki isimler bile tanıdık: Ilıca, Tarçın, Turbe, Vakuf… Sanki Bursa’da yol alıyorduk. Türkiye’den geldiğimizi duyanın yüzünde hoş bir tebessüm. Ne de olsa bizim arkamızda bıraktığımız küçük kız kardeşimizdi Bosna…

Nehirlerimizin üzerindeki köprüler yıkılmış olabilir, köprüler yeniden inşa edilir. Ancak önemli olan halkımızın gönüllerindeki köprüleri inşa etmektir.” Demiş Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç… Ne demek istediğini bu gelişimde daha da iyi anlamıştım. Biz hiç yıkılmayacak köprüler inşa etmiştik buradaki kardeşlerimizle. Aynı dili konuşmasak da aynı pencereden bakıyorduk hayata. Tıpkı Konyits’te yan yana aktığımız Neretva gibi…

O, Konyits Köprüsü altından akarken, biz de bir sonraki durağımıza doğru asfalttan akıyorduk yan yana.

Mostar yolunda da eşlik etmişti bize Neretva, biz yol üstünde Yablanika’da dinlenirken, o da gölünde soluklanmıştı. Yanı başımızda da II. Dünya Savaşı’ndan kalma bir tanık: Neretva Köprüsü… Karşı kuvvetlere yardım yollanacağı haberini alan Tito’nun çetnikleri patlatmışlardı onu II: Dünya Savaşı’nda. Sonrasında müzeye dönüştürmüşler ama olduğu gibi boynu bükük bırakmışlar soğuk sularda. Sanki o günleri bugün de yaşatıyormuşçasına.

Yukarı Vakıf’a geldiğimizde artık yolumuza Vrbas Nehri ile devam ediyoruz. Yayçe’ye doğru birlikte yol alıyoruz. Yol boyunca o çağlıyor, bizse seyrine doyamıyoruz. Orada yaşanan acıları mı fısıldıyor yol boyunca bize bilinmez ama olanlara tanıklık etmiş olmanın hırçınlığıyla aktığı kesin…

Sevgili Bülent Katkak konuyu çok güzel özetledi; önce yemek, karnınız toksa içecek ikram ediyorlar, onu da istemezseniz. “Hiç olmazsa bir telefon et!” deyip telefonu veriyorlar. Bu tabii işin esprisi, ama biz olayı sosyo-psikolojik olarak ele aldık. Daha önceki yıllarda yaptığımız doğu gezilerinden biliyoruz; bölge halkı yabancıyla temas kurmaktan çekinir, tedirgin olur, devletin askeri polisi de gittiğiniz yerde peşinizi bırakmazdı. Şimdiki durum iyiye işaret, halk bir kere kendisine bir şey sorulmasından hoşlanıyor. Herhalde şimdiye kadar adam yerine konmamasından kale alınmamasından çok çekmiş olsa gerek, onu muhatap alıp, bir şey sorduğunuz zaman en azından adam yerine konmak, bilgisine danışılmak sonra da bir misafire yardımcı olmak hoşuna gidiyor. Boşta geziyor. Boş işler peşinde geziyor. Sizin anlayacağınız bir boşluğa düşmüş, hiç olmazsa size bir yol tarif edip, bir tavsiyede bulunup, bir işe yaramak istiyor.

Diğer durağımız, sularla çevrili masal şehir: Yayçe… Unesco korumasındaki “Şelalebaşı’sı maşukuna kavuşan âşık gibi coşkulu çağlıyor şehrin girişinde. Maşuk Vrabas Nehri, âşık ise ona çağlayarak koşan Pliva… Tam daha güzel nasıl bir görsel şölen yaratabilir ki bu şehir bize derken, az ileride Pliva Nehri üzerine küçük değirmenlere götürüyor bizi Bosna aşığı Nedzad Ahmedoviç… Her değirmende suları çağlar, ardından durgunlaşır ve aynaya dönüşür burada Pliva… Bunca acı, bunca hırs işte bu cennetten köşelere sahip olabilme isteğinden.

Yeni durağımız Travnik’te, bu kez Laşva karşılıyor bizi… Şehri koruması için Kral II. Tvrtko tarafından yaptırılan kaleye çıkınca, gözümüzün alabildiğine yeşilin yanında, minare ve sudan teşekkül bir şehir panoraması çıkıyor karşımıza. Yemyeşil tepelerden kale, kule, minare üçlemesi nezaretinde seyre dalıyoruz şehri…

Evliye Çelebi’nin “cennet bahçeleri kadar güzel bir yer” olarak bahsettiği Vezirler Şehrine tepeden bakmak için çıktığımız kaleden inerken yorgunluğumuzu yine şehri yararak inen suların sesi alıyor... Yine dönelim diye arkamızdan su söküyor sanki Travnik…

Su başında da hala medrese olarak kullanılan Elçi İbrahim Paşa Medresesi uğurluyor bizi. Fatih’in su içtiği Plava Voda nam-ı diğer: Göksu’daki Nobel Ödüllü Ivo Andriç’in Travnik Günlüğü adlı romanında bahsettiği “Lütfiye’nin Kahvesi” ise şehirdeki dinlenme noktamız…

Bu kaynakları suladığı bir çiçek bahçesi var ki kokusu 1757 yılından beri şehre gelenleri büyülüyor. Bu çiçek bahçesinin en uzun çiçeğinden ise ezan sesi çağırıyor bizi yanına. Bosna Veziri Süleyman Paşa tarafından adına yaptırdığı bu çiçek bahçesi cami, isim hakkını alacalı bezemesine kaptırmış. Süleyman Paşa Cami halk dilinde olmuş Alaca Cami. Camileri süsleyen bu bezeme, Balkanlar’a ait bir imza sanki. Ecdadın bu bereketli topraklara diktiği çiçeklerdi onlar, ancak birçoğu savaş sürecinde yok edilmişti, koparılmışlardı topraklarından…

Bu topraklardan koparılan ilk çiçek, Bosna Hersek’in Foça şehrindeki Alaca Cami. 1993 yılında Sırp kuvvetler tarafından yıkılarak, taşları buldozerlerle Drina Nehri’ne boşaltılmıştı. Suyun can verdiği çiçekler yine can suyunda can vermişti… Balkanlarda ayakta kalmış Alaca Camilerin en güzel üç örneğinden biridir Travnik Alaca Cami. Tiran ve Kalkandelen Alaca camileri de göz alıcı güzellikleri ile damga vurmuşlardır Balkanlara… Bunlardan en güzeli ise, kokusu tüm Balkanlara yetecek güzellikteki Kalkandelen-Tetova’da ilk inşası 1495’te Hurşide ve Menşure Hanımlar tarafından yaptırılan 19.yy’da ise Abdurrahman Paşa tarafından genişletilerek yeniden inşa edilen Alaca Cami’dir.

Yine bir subaşında iniyoruz… Ve yine ev sahibi, Neretva… Ama bu sefer bizi koruyan bir uç karakolu var sırtımızı dayadığımız, Poçitel… Taştan evler, Osmanlı’yı hatırlatıyor her gelene… Tepedeki kaleye tırmanırken arkamızda bir su, bir de burada yaşanan acıları bırakıyoruz… Yaşanan son savaşta harap edilmeye çalışılsa da bu muhafız şehir, ona yüklenen rolden hiç vazgeçmeyerek korudu kendini, korudu burada yaşanmış olan tüm anıları…

Elini yere uzatsan su, göğe kaldırsan elma bu topraklarda… Bir de suyun kalbinde bir tekke var ki bu topraklarda su gibi yaymış İslamiyet’i: Blagay Tekkesi… Çağlayan suyun zikir mekânı sanki… Kulaklarınızda suyun sesi, gözünüzün önünde cennetten bir köşe…  Buna nehrinin kaynağına yapılmış bu Tekke, komünist Tito rejiminde restorana çevrilmiş. Nişanesi olarak da kaynağın çıktığı mağaranın üzerine “içki içmeyen uzun yaşamaz.” Yazan bir tabela asılmış. Tekke tekrar restore edilip, aslına döndürüldükten sonra bu tabela asılmış. Tekke tekrar restore edilip, aslına döndürüldükten sonra bu tabela yerinden sökülmüş ve Buna’nın kalbinde tekrar hayat bulmuş Blagay…

Mostar’da yine eski yoldaş Neretva karşılıyor bizi. Burada yaşanan acımasız kıyımı anlatıyor, üzerindeki hilalin yıkılışını haykırıyor gelenlere… Onu çevreleyen dağlara yapılan kocaman haça inat boynuna yapılan Mostar’ı sergiliyor mavi renginin üzerinde…

Mostar: kelime anlamı Köprü Bekçisi… Oysa o şimdi şehrin Müslüman yüzünün simgesi, Neretva’nın ise değişmeyen bekçisi… Hikâyesi malum Mostar Köprüsü’nün, görkemi ve ünü de öyle… Ama gözden kaçan ise, ona ışık plan minyatürü. Mimar Hayrettin Usta onu yapmadan önce yapmış minyatürünü, Neretva’nın küçük bir kolu üzerine… Ve ışık olmuş bu köprü Mostar’ın yapımına… Mostar’ı geçince dar bir yoldan ulaşır onu görmek isteyen. Sevdiğine cesaretini göstermek isteyen ise, soluğu abisi Mostard’da lır ve soluklandıktan sonra, derin suları kucaklar hilalin gölgesinde…

Son durağımız artık Vrelo Bosna… Yani Bosna’ya ismini veren nehrin kalbine, kaynağına yolculuk… Bosna’da burada kaynamaya başlamıştı… Tıpkı nehrin kaynağı gibi… Buraya şehrin merkezinden geliyorsanız, sizi Milyaçka Nehri getirecek buraya kadar… Ve etrafınızda Bosna Savaşı’ndan izler göreceksiniz. Yani bir zamanlar kaynayan Bosna, yanan bağrını açacak size… Binalarında savaştan izlere görecek, yaşananlara inat gülmeye çalışan soydaşlarımızın gözlerinde de o hüznü yaşayacaksınız. Vrelo Bosna’nın bulunduğu Milli Park’ta ise yanan bağrı söndürmeye çalışan çağlayanlardan dinleyeceksiniz orada yaşananları…

Buralara kadar gelmişken, direnişin sığınağına gitmeden dönülmezdi elbet… Bosna, savaşta keskin nişancılara daha fazla kurban vermemek için vurmuştu küreği bu kez toprağa… Ama onları zorlayan bu verimli topraklar değil, yanan bağrı söndürmeye çalışan sulardı…

Derine inildikçe su onları yalnız bırakmıyor, ateşin bağrına o da inmek istiyodu… Belki, kazılan tünelden geçen her Bosnalı’ya teselli vermekti niyeti, belki de yalnızlıklarına yoldaş olmak… Bir ses, bir umuttu belki oradan geçene… Eğildikleri bu tünelde, başlarının dimdik durduğunu hatırlatıyordu masmavi rengiyle her geçene… Gökyüzünde tuttukları başlarını, tünelden çıkardıkları anda ise, Şehide Nine’nin elinden akan can suyu karşılamıştı onları… Şimdi de Şehide Nine’nin evi karşılıyor buralara gelenleri, yaşadıklarının nişanesi izlerle… Unutmamak ve de unutturmamak için…

Milyaçka Nehri şehrin girişinde, üzerinde 1. Dünya Savaşı’nın çıkmasına sebep olan olayın tanığı Latin Köprüsü ve başucunda Bosna Savaşı’nda 3 gün boyunca ateşini söndürmedikleri Kütüphane binası ile karşıladı bizi. Başçarşı’yı gezmeden önce tüm bu direnişin kahraanı Aliya İzzetbegoviç ve yoldaşlarının şehitliğine doğru yol alıyoruz, kulaklarımızda Dino Merlin’in “Da te nije Alija / Olmasaydın Aliya” şarkısı çınlayarak. Son günlerinde kendisi için büyük bir anıt mezar yapıldığını öğrenen Aliya, şehitler arasında mütevazı bir mezarda gömülmek istediğini iletmiş ve devlet yetkililerini bundan vazgeçirmiş. Talebi üzerine de vefatından sonra Aliya, “Her şeye kadir olan Allah’a yemin ederim ki köle olmayacağız” yazılı mezar taşının gölgesinde Saraybosna’daki Kovaçi Şehitliği’ne defnedilmiş. Şehitliğin tam ortasında bulunan mezarı üstündeki yıldız şeklindeki kubbesine yaren havuz da hilal şeklinde çevrelemiş mezarı. Oradan çıkan su da tüm şehitliği dolaşarak yine yalnız bırakmıyor orada yatanları. Tıpkı onları yalnız bırakmayan Bosna suları gibi…

Başçarşı’ya dönünce ise gördüğünüz her çeşmeden su içmek isteyeceksiniz… Gazi Hüsrev Bey Cami köşesindeki çeşmeden, Başçarşı girişindeki Sebil’den… çünkü Bosna’nın suları sihirli.. İçen içmek için dönüyor buralara… Tekrar dönmek dileğiyle… Dostça kal Bosna…

Yazar: Nuray Erden

Fotoğraf: Bülent Katkak


Turing Kültür Sanat YouTube Kanalı

Turing Kültür Sanat YouTube Kanalı
crosschevron-down