Selanik

Selanik Havaalanı’ndan şehre doğru yola çıktığınızda yol üzerinde bir tabela dikkatinizi çekiyor: “Nea Moudania” yani Yeni Mudanya. Bizim Anadolu’dan mübadele ile gelen Mudanya muhacirlerinin kurdukları bir yerleşim birimi. Selanik ve civarında Anadolu kökenli Rumlarla her an ve her yerde karşılaşabilirsiniz. 15 km’lik bir yol sizi Selanik’e götürüyor, etrafta gülibrişimler. Şehir merkezinde Beyaz Kule eski devrin bir alamet-i farikası olarak karşınıza duruyor. Önce Venediklilerce inşa edilmiş, son olarak Mimar Sinan tarafından ihya edilmiştir. 30 m. genişliğinde, 70 m. çapında, 6 katlı bir kuledir. Onu saymazsanız rıhtımdayken neredeyse İzmir’deyim bile diyebilirsiniz. İlk gördüğümde ben de İzmir’e ne kadar çok benziyor demiştim, sonra o kadar çok gittim ki Selanik’e -İzmir’den daha çok- İzmir’i görünce Selanik’e benziyor demeye başladım...

Selanik kendisini hemen ortaya çıkarmayan, uzaktan bakanlara, gelip geçiverenlere asla kendini göstermeyen bir şehir. Dışardan zahiri olarak baktığınızda sizi kucaklamayan ama derununa aşina oldukça koynundan çıkamayacağımız bir şehir.Osmanlılar zamanında Via Egnatia (İstanbul’u Adriyatik sahillerine bağlayan ana yol) Caddesi’ne Vardar Caddesi adı verilmiş. Şehrin ana damarı burası, dolayısıyla tarihi eserlerin bir bölümü de bu cadde üzerinde. Önce Hamza Bey Camii’nin perişan halini fark ediyorsunuz. Selanik’teki ilk camii 1468 yılında II. Murad Dönemi’nde yapılmış, 1592’de ise genişletilmiştir. Deprem ve yangınlarla zarar gördükten sonra 1620 yılında yeniden yapılmıştır. Bu sefer de 1978 Selanik depreminde ciddi hasar görmüştür. 1989’a kadar Alkazar Sineması olarak faaliyet göstermiş. 1997’de Selanik Avrupa Kültür Başkenti organizasyonunda restorasyon kapsamına alınmışken onarım başlamıştır. Son günlerde ise, etrafı iskeleye alınarak biraz sahip çıkılmaya başlandığı görülüyor. Hemen yanında Vam Vaka Meydanı bulunuyor. Meydanın bir köşesinde bulunan pastanenin sahibi Zafer Bey şehrin tek tük Müslümanlarından. Burası eski bir Selanik pastanesi. Via Egnatia’nın bir alt sokağında Hamza Bey Camii’nin karşısında külliyenin bedesten bölümü bulunuyor.

Sultan II. Mahmud Hamamı (Bey Hamamı)

Dışardan bakıldığında bina sağlam, ama güneşlik ve tenteler estetik bakımdan hoş değil. Şimdi ana caddeden devam edersek Panagia Halkeon Kilisesi (XI. yy.) aynı isimli Halkeon Sokağı’na doğru giriyoruz. Oradaki büyük meydanın adı Aristotales. Meydanda Venizelos’un heykeli göze çarpıyor. Ta aşağılara deniz kıyısına kadar uzanan bir meydan; kafeler, restoranlar, oteller ve tavernalar etrafa yayılmış. Restoranlar daha çok mahalli taverna havasındaki balık restoranları. Yukarıdaki Anapoli ve şehir merkezindeki Ladadika, Milos, Vilka bölgelerinde yoğunlaşmış. Yedikule bölgesine girdiğinizde ise Kastra balık pazarı, Modiana, Kapani gıda pazarı bulunur.

Allatini Köşkü

Yine aynı cadde üzerinde 1444 tarihli Bey Hamamı, çifte hamam örneklerini bildiğimiz bir müze hamam. Öndeki sütunlar Roma Dönemi’nden kalma. Hamamdan hemen sonra Via Egnatia’ya açılan ikinci meydana giriyoruz, onun da adı; Eflatun yani Platones Meydanı. O meydanda da Panagia Achirapiitos Kilisesi (V. yy.) var. Hemen karşısında yol üzerinde Agios Athanosios, önündeki sokağın ismi de yine tanıdık: Sokrates Sokağı. Agios Pantelamanus bir zamanlar cami olarak kullanıldığını kaidesi duran kırık minaresi ile haber veriyor. Karşıda yolun altında da minik bir şapel; Sotiros Kilisesi yer alıyor. Via Egnatia’nın en can alıcı yeri Eski Roma Zafer Takı’nın bulunduğu, Osmanlı’nın tabiriyle Kemeraltı, yahut mahalli ismiyle yandaki camiden mülhem olarak Rotonda (III. yy.). Selanik’in bu köşesi gençlerin buluşma yeri, kafelerde tavla grupları oluşmuş. Yunan gençlerine has bir içecek olan frape içiyorlar.

Hamza Bey Camii

Rotonda eski bir Hellenistik Dönem Pagan Mabedi, sonra kilise, Osmanlılar Dönemi’nde de cami olmuş. Şeyh Hortacı Süleyman Efendi Camii olarak geçiyor. Özgün minaresi ana binanın dışında, şahane kaidesi ama kırık şerefesi ile hemen gözümüze çarpıyor. Taç kapı kitabesinin yazısı silik, silindir görünüşteki ana mekâna bağlı bir kemer dışarıya taşmış. Kemeraltının yani zafer takının (Kamara) biraz ötesinde Osmanlı Dönemi’nin Vardar Caddesi bitiyormuş.

Şeyh Hortacı Süleyman Efendi Camii (Rotonda) & Kamara (Galerius Zafer Takı)

Sahilden kaleye doğru çıkan ve Vardar’ı kesen caddenin adı da Hamidiye imiş. İki caddenin kesiştiği meydanda da Osmanlılar Dönemi’nden kalma bir şadırvan, kitabeleri ve alaturka motifleri çıkarılmış olarak duruyor. Sahile değil de kaleye doğru uzanırsanız önce okul binalarını, hastane gibi Osmanlı yapılarını, eski mezarlığı Yedikule (Trigonion Kulesi) Şeyh Hortacı Süleyman Efendi Camii (Rotonda) & Kamara (Galerius Zafer Takı) (ama Hıristiyan mezarlığı) görür, mezarlık yanında başlayan surlarla beraber ta yukarıya, kalenin en büyük kulesinin bulunduğu Yedikule’ye (Trigonion Tower) çıkarsınız. Orası Selanik’in en manzaralı yeri. Yine oturma mekanları, restoranlar, kafeler, gençler, âşıklar bir de bizim gibi ihtiyar gezginler. Yukarıdaki manzara solda bir dağ, aşağıda deniz, ince uzun bir burun, ortada beyaz kule ve en sağda liman, bahçesinde asmalı evler, kapı önlerinde dut ağaçları hiç de yabancısı olmadığımız manzaralar.

Yedikule (Trigonion Kulesi)

Kale üstünde, sur diplerinde, çınarlı, zeytin ağaçlı şirin meydanlar... Sur dibine doğru ilerlerken canlı bir müzik sesinin yükseldiği, neşeli bir grup dikkatimizi çekti. Selanikli esmer Yunan vatandaşları düğün yapıyorlarmış, bize hiç yabancı değil, sanki Selanik Yedikule’sinde surların dibinde değil de, bizim Yedikule’den Sulukule’ye doğru uzanmışız. Esmer kızlar son derece rahat oynuyorlar.

Yedikule Surları (Heptapyrgion)

Aynı manzaraları Bulgaristan’da Şumnu’da da görmüştük. Düğünü geride bırakıp sur dibinde ilerliyoruz, içi çürük, ayakta durmaya çalışan bir ihtiyar çınar dikkatimizi çekiyor. Akrapoleos çınarının hemen yakınında Patrikhane Enstitüsü var. Manastır, surlardan açılan kapılar, sıra sıra çınarlar, ötüşen koklaşan kumrular, çeşmeler, kapıları açık bahçeli evler, çok sık görülen kuş kafesleri, ortada bir sadelik, insani ölçüler, huzur var. Sanki Edirnekapı’nın, Yedikule’nin, yahut Bursa’nın, Yahya Kemal’in, Tanpınar’ın aziz şehirleri, huzurlu ama ezansız semtleri, mekanları. Her bir gördüğümüz dut ağacında sevgili Bülent Katkak, dönüşte bizim bahçeden dut yemeyi o kadar çok hayal etti ki nihayet dayanamayıp sanki bizim bahçe deyip, sahipsiz bir dut ağacı bulup, mevsimin ilk dutunu Selanik’te yedik. Çalmadık, sahipsiz ortada bulduk.

Ama bir taraftan da sanki birisi; hop, utanmıyor musunuz diye bağıracak diye korktuk. Korkarız tabi orası Selanik, korku Selanik’i bekler, bizde de “yürek Selanik”.Selanik’in yukarıdaki eski mahallesine Anopoli, yukarı şehir diyorlar.

İshak Paşa (Alaca İmaret) Camii

Çoğunluğu restorana çevrilmiş eski kahveler, çeşmeler, meydanlar. Türk ojivi tasarımlı çeşmelerde yalak boş, kitabe silinmiş. Son dönem Osmanlı Selanik’inde çeşme, su isimlerinden meydana gelen mahalleler bulunuyordu. Beşik Çeşme Mahallesi, Soğuk Çeşme, Horhor Su gibi... Oradan aşağıya Via Egnatia’nın hemen üstünde bulunan ikinci ana caddeye iniyoruz. Agios Dimitrios (VII. yy.). Orada Makedonya Trakya Bakanlığı olarak kullanılan Osmanlı Dönemi Vilayet Binası var. Osmanlı Vilayet Konağı şu anda Kuzey Yunanistan Bakanlığı olarak kullanılıyor. Kasimiye Camii avlusunda Türkçe konuşan bir grup kadın dikkatimizi çekiyor, yanlarına gidip konuşuyorum. Azerice konuşan Gürcüler. “Hristiyanız, din kardeşiyiz diye buraya geldik ama pişmanız. Türkler bunlardan yahşi” diyor bir tanesi, öbürküler de katılıyor. Daha sonra birkaç kilise avlusunda da gördüğümüz bu Azerice konuşan insanları çözemedik. Kasimiye’nin arka bahçesinde birkaç mezar taşı yan yatmış, baş kısımlarında “Hüvelbaki” duruyor.

Atatürk Evi

Evet, Kasimiye’yi Hüvelbaki diyerek bırakıp hemen arkasındaki çift kubbeli hamamın yanından Selanik’in en görkemli, ayakta kalan camisine geçiyoruz: Alaca İmaret; Fatih Dönemi’nde sadrazamlık yapan İshak Paşa tarafından Selanik Sancak Bey’i olarak görev yaparken, 1484 yılında yapılmıştır. Beş kubbesi, son cemaat yeri ve kitabesi duruyor. Son cemaat yeri, mihraplarındaki top oynayan çocuklara kalmış. Caminin minaresi yine bir Yunanistan klasiği; yani kırık. Taş ve kırmızı tuğlalar, ikili kirpi türü çatılar tarihi hüviyetini saklamış.

Avlusunda yine Azeri Türkçesi ile konuşanlar. Alaca İmaret’in olduğu cadde Kasandra Caddesi’dir. İsa’dan 315 yıl önce, Makedonya Kralı Kassandros tarafından kurulmuş olup, şehre Büyük Aleksandros’un (Büyük İskender) kızı Thessaloniki’nin adı verilmiştir.

Ayasofya

Bu caddenin başında Yeni Hamam var. Kasimiye’den Türkiye Başkonsolosluğunda Atatürk’ün Evi’ni en güzel yerden gören; çok özgün, çok otantik kahveye gidip oturmak ve biraz soluklanmak lazım. Sonra, hava biraz kararmaya, akşam olmaya başlamadan doğru sahile Nikis Caddesi’ne. Akşam yemeği için Ladadika Meydanı’nda -Yağcılar Meydanı- Katouni’de şadırvanın başında oturulacak. Garsona mutlaka Türkçe zeytinyağlı yemekler ve balık isimleri saydırılacak. Kebap, zigerossarma (ciğer sarma), giayaprakya (yaprak sarma), pilaf, pontiach (Karadeniz pidesi), bobarya (bumbar dolması). Eğer henüz vakit varsa Tophane’ye kadar uzanılacak. Tophane’de 31 Mart olayı sonrasında İstanbul’dan Padişah yanlıları getirilerek hapsedilmişlerdir. 700 - 800 kişilik bir grup daha sonra Yedikule’deki Yukarı Kale’ye gönderilmişlerdir. Bunların sorguları yapıldıktan sonra Harem Ağaları Medine’ye yollanmışlardır. Selanik surlarının deniz kıyısındaki en önemli tarihi bölgesi, hemen rıhtımın arkasında, limanın gerisinde, bazı kısımlarının Osmanlıca kitabeleri duruyor. Yakınlarında da eski Osmanlı Bankası şu anda konservatuar. Ve tabi görmeden olmaz, hele bize hiç olmaz; Ayasofya, Selanik Ayasofya’sı (VII. yy.). Türkler, 1430 tarihinde Selanik’i aldıklarında önce Ayasofya’ya dokunmamışlar, 1585’te camiye çevirmişler.

1912’ye kadar da kesintisiz cami olarak kullanılmış. İçerde mozaikler, yarım kubbeler, vaiz kürsüsü, ortada büyük avize, yine bütün kiliselerde olduğu gibi apsiste Meryem ile çocuk İsa. Camii döneminden kalma hiçbir örnek yok. Yazının başında Selanik’i şöyle bir geçivermekle olmaz, içine girmek lazım demiştik, haklı değil miyiz? Hadi şimdi Osmanlı Kolordu Binası’na. Çamlık içerisinde eski bina aynen duruyor. Kolordu Camii, kilise olmuş. Hemen karşısında havuzlu, dereli küçük taş köprülü, suda balıklar, sazlıklar içinde su kaplumbağaları yüzen şirin bir park. Parkta biraz nefeslenip Yalılar Caddesine devam ediyoruz. Buradaki köşklerden en güzeli İtalyan tebasından un tüccarı Georcia Alatini’ye aittir. Köşk, yalılar bölgesinde son tramvay durağından biraz ileridedir.

Biliyorsunuz ki Alatini Köşkü Sultan Abdülhamid’in sürgün kaldığı köşktür. İtalyan General Rubilan Paşa kiracı olarak oturmuş, daha sonra Sultan Abdülhamid’in parasıyla satın alınarak “Ordu Köşkü” adı verilmiştir. Sultan Abdülhamid eğer iki gün daha Alatini Köşkü’nde kalsaydı, Selanik şehri düştüğünden Yunanlılara esir olacaktı. Köşkte üç sene, altı ay, altı gün kalmış, dışarıya hiç çıkmamış. Köşkün birinci katında bir bölüm atölye olarak düzenlenip orada saat tamiri, marangozluk gibi işlerle uğraşmış. Kendisinin hizmetine bakan adamları da dışarıya çıkmamışlardır. Selanik’i terk etmek üzere kendisine geldiklerinde durumun ciddiyetini anlamış, sonra “Demek o mübarek Rumeli elden gidiyor? Gitmiş bile!” diyerek Selanik’e son defa bakmıştır. Hariciye Vekili Asım Bey ise gafletle “Balkanlardan vicdanım gibi müsterihim” demiştir. Köşkte şu anda Selanik Valisi oturuyor. Daha önce içeriye giremediğimiz bu resmi binaya, bu sefer Selanik Valisi’nin davetlisi olarak giriyoruz. Makam odasında bizi kahve içmeye çağırıyor. Mübarek Vali (!) odasını küçük bir kiliseye çevirmiş; her taraf haç, ikona, papaz, patrik resimleri. Bina geniş bir bahçe içinde, bir zamanlar Selanik’in önemli bir mekânı olduğunu belli ediyor. Validen müsaade isteyip, daha doğrusu o bizden müsaade alıp, kapı önüne kadar beraber çıkıyoruz. Orada Vali motosikletine binip gidiyor. Seçim için propagandaya gidiyormuş.

Dönmeler Camii

Yunanistan Valileri atama değil, seçim ile iş başına geliyorlar. Halkçı olduğunu göstermek ve trafikten kurtulmak için motosiklet kullanıyormuş. Şimdi Selanik’in Dönmeler semtindeki, Dönmeler Camii yahut Yeni Camii’ye gelelim. 1902 yılında İtalyan mimar Vittaliano Poseli tarafından yapılmıştır. İstanbul Beşiktaş’ta Yıldız Yokuşu’nda Şeyh Zafir Efendi Külliyesi vardır, ilk bakışta ona benziyor. Taş bina, her iki köşesinde saatler var. Şu anda Arkeoloji

Müzesi olarak kullanılıyor, minare tabiki yok. Alatini Köşkü ve Yeni Camii’nin olduğu semt Kalamarya olarak anılır. Eski köşklerin bulunduğu mahallede birkaç harap köşk var, yandaki sokağın adı da Zaimi. Şimdi Delfon Caddesi’nden tekrar Ayasofya Meydanı’na, tam köşede bulunan ve bütün meydanı gören pastaneye geçelim. Adı da çok ilginç pastanenin: Bizans Pastanesi. Ekmek kadayıfı, kazandibi, şekerpare, toulumba isimleri sözde Rumca tatlılar. Bizim Kadıköy’deki Baylan pastanesi gibi bir havası var. Yaşlı Selanikliler tercih ediyor. Biz de aralarına karışıyoruz. Karşıdan Ayasofya’yı temaşa ediyoruz. Bu Selanik her seferinde biraz daha çok kendine çekiyor, koynuna alıyor. Her seferinde de bizi tarihin derinliklerine daldırıyor...

İster eski bir Selanik

türküsü tutturun:

“Selanik içinde salâ’m okunur Salâ’mın sadâsı dostlar cânâ dokunur!..

Selanik, Selanik virân

olasın Taşını toprağını seller alasın

Sen de benim gibi

yârsız kalasın”

İster, Selanikli Ahmet Efendi’nin şu şarkısını dillendirin:

“Bir vefasız yâre düştüm

hiç beni yâdetmiyor”.

Ama yine de en güzelini bizim akıncı söylemiş; “Selanik kahpe Selanik, çok suyun içtim bulanık. Bu Urumeli çok dolanık, Akkerman’a gidelim!..”

Emanname Ekim 2008

Yazı & Fotoğraf: Bülent Katkak


Blog Kategorilerimiz

Turing Kültür Sanat YouTube Kanalı

Turing Kültür Sanat YouTube Kanalı
crosschevron-down