

Kırım deyince, akla sürgünler, katliamlar, ölüm ve korku günleri gelir. Bir de II. Dünya Savaşı’ndan sonra dünyanın paylaşıldığı meşhur Yalta Konferansı… Kırım öyle bir diyardır ki orada Anadolu - Osmanlı Türklüğü ile Karadeniz’in kuzeyindeki Tatar Türk kültürü birbirine kavuşmuş, beraberce Tuna boylarına inmiş ve sonunda yine beraberce Anadolu’ya dönmüştür.


Karadeniz’in öte yanındaki bu güzel yarımada, adeta bir cennet parçasıdır. Doğasıyla, tarihiyle, deniziyle ve stratejik önemiyle hep güçlü devletlerin mücadele alanı olmuştur Kırım. Ukrayna’ya bağlı Özerk bir Cumhuriyet olan Yeşilada, tarihi bir Türk yurdudur. Kırım öylesine güzel, öylesine gizemli, öylesine sımsıcak bir vatan coğrafyasıdır ki, bir çekim merkezi oluverir her zaman. Kırım’ı edebiyat tarihimize nakış nakış, motif motif işlemiştir Cengiz Dağcı. Onun kitaplarını okuyup da Kırım’a gitmek istemeyen insan rastlamanız mümkün değildir. Kırım’ın güzelliklerini çok iyi bilen Rus devlet başkanları bütün yazlıklarını Kırım’a yaptırmışlardır. Kırım’ı dolaşırken tarihle tabiatın görkemli buluşmasına şahit olursunuz.


Bir yandan Tatar atlarının nal seslerini hisseder, bir yandan Karadeniz’in hırçın dalgalarının dövdüğü yeşil adayı seyredersiniz. Kırım öylesine yeşil öylesine yeşildir ki, yeşilin bütün tonlarını görür hayrete düşersiniz. Yeşilin bu kadar çok tonu olduğuna şaşırırsınız. Bir yanık Kırım türküsü çalınır kulaklarınıza: “Aluşta’dan esken yeller yüzüme vurdu, Balcılıktan ösken evge közyaşım tüştü. Men bu yerde yaşalmadım, Yaşlığıma toyalmadım. Vatanıma hasret oldum, Ey güzel Kırım! Bahçalarım meyvaları bal ile şerbet, Sularını içe içe toyalmadım ben.”

Kırım’ı dolaşmaya bizlerin Akmescit dediği Rusların ise Simferopol ismini taktığı başşehirden başlarsınız. Yemyeşil bir alan üzerine kurulmuş olan Akmescit’in tam ortasından Salgır nehri geçer. Bu nehrin etrafında yürümek, ayrı bir heyecan, ayrı bir duygudur. Ama siz sabırsızlanırsınız, ilk önce tarihi başşehri görmek oradaki ruhu, heyecanı yaşamak istersiniz. Kırım Hanlığı’nın tarihi başşehri Bahçesaray’daki Han Saray’ın görkemi ve şaheser işçiliğinin tesirinden uzun süre kurtulamazsınız.

Topkapı Sarayı’nın adeta minyatürü gibi duran bu sarayda Kırım Hanlığı’nın ruhunu bulursunuz. Kırım Giray Han’ın genç yaşta ölen eşi Dilara Bikeç için 1763’de yaptırdığı Gözyaşı Çeşmesi’nin hala ağladığına şahit olursunuz. Mermerden yapılan ve göz pınarı şeklinde dizayn edilen çeşmeden akan damlalar, kalbe gitmektedir. Bu duygusal ve ince düşünceden çok etkilenen Puşkin, Bahçesaray Çeşmesi isimli şiirini yazmış ve bu çeşme dünyaca tanınmıştır.

Bir zamanlar çok önemli bir kültür merkezi olan Bahçesaray’daki Zincirli Medrese’ye gittiğinizde içinizin cız etmemesi mümkün değil. 1500 yılında yaptırılan ve binlerce öğrenci yetiştiren bu önemli kültür merkezi şimdi bir akıl hastanesinin bahçesinde kalmış. Adını kapısındaki zincirlerden alan medresenin içler acısı durumu karşısında ne yapacağınızı bilemezsiniz. Kapısında bulunan zincirlerden dolayı eğilerek girilir medreseye. Bu ilme, irfana ve maneviyata saygıyı ifade eder.


Büyük Türk düşünürü İsmail Gaspıralı’nın mezarı da yine Zincirli Medrese’nin bahçesindedir. Ruslar tarafından yok edilen mezar, sürgünden dönen soydaşlarımız tarafından yeniden yaptırılmıştır. Yine Bahçesaray’da Selim Giray tarafından 1708’de yaptırılan Tahtalı Camii yok edilmeyen nadir Türk eserlerinden biridir. Bahçesaray’da Karaim Türklerinin Kisina dediği Cufutkale’deki sinagog da görülmeye değer önemli yapılardandır. Musevi inanışına sahip olan Karaim ve Kırımcak Türkleri bugün Kırım’da toplam 1200 civarındadır.


“Sivastopol önünde yatar gemiler” isimli türküyü hepimiz biliriz. İşte Rusların Sivastopol dediği bizim ise Akyar ismini verdiğimiz liman şehri de gerçekten görülmeye değer. Sivastopol’daki Panoroma ise mutlaka ve mutlaka uğranılması gereken bir müze. Sivastopol’daki Kırım Savaşı’nı anlatan panoramada kendinizi adeta savaşın içinde bulursunuz.


GÖZLEVE’DE MİMAR SİNAN ESERİ:
Rusların Evpotorya dedikleri Gözleve’deki Mimar Sinan’ın eseri Han Camii de mutlaka gezilmesi gereken tarihi mekânlar arasında. 1552 yılında yaptırılan cami, komünist dönemde ateizm müzesi olarak kullanılmış. Eski Kırım şehrindeki Özbekhan Camii, Kerç Kalesi, Sudak Kalesi bütün haşmetiyle karşılar ziyaretçilerini. Yalta ise tam bir tatil şehri.

Kırlangıç Yuvası’nın muhteşem görüntüsü, yine Yalta’ya giderken Karadeniz’e doğru eğilmiş su içen bir ayıyı andırdığı için Ayı Dağı denilen dağın görkemli manzarası insanları Kırım’a bağlar. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyanın paylaşıldığı Yalta Konferansı’nın yapıldığı mekân ise Livadiya Sarayı’dır. ABD Başkanı Roosevelt, İngiltere Başbakanı Churchill ve Sovyetler Birliği lideri Stalin’in katıldığı bu konferansın yapıldığı mekânda Birleşmiş Milletlerin kurulması kararı da alınmıştı. Bu saray da Kırım’a gidildiğinde görülmeden gelinmeyecek güzelliktedir. Kırım’ın güzellikleri ve özellikleri anlatmakla bitmez. Karadeniz’in öte yakasındaki kardeşlerinizin yaşadığı dünyanın incisi sayılabilecek güzellikteki, tarih görkemini, coğrafyanın güzelliklerini görebileceğiniz bir yeşil yarımadanın adıdır Kırım.



BAHÇESARAY - HAN SARAYI
Kırım Hanları iç işlerinde müstakil olup kendi adlarına hutbe okuturlardı. 1584 senesinden itibaren Osmanlı sultanının da adı halife sıfatıyla okunmaya başladı. Bahçesaray’da Kırım Hanının başkanlığında divan toplanır, divanhaneye “görünüş” denilirdi. Vezirler toplantıya girmeden önce dışarda bulunan bozadan bardak bardak içerler, bu şekilde içerde rahatça konuşurlar, sözlerini esirgemezlerdi. Müzakereden sonra yemek yenir, yemekte mutlaka tay eti bulunurdu. Savaş sırasında ise bir Kırım Tatar askerinin atı ve silahından başka, yiyeceği, kavrulmuş darı ile keş, yani yoğurt kurusundan ibaretti. Bundan dolayı ordu ağırlık taşımaz, muhasara ile uğraşmaz, akın ve hücumlarda etkili olurdu. Evliya Çelebi’ye göre bir Kırım savaşçısı üç at ile gelirdi. Birine biner, birini aç kalırsa yemek için saklar, diğerini ise dönüşte ganimet taşımak için getirirdi.

ÇİĞ (Çİ) BÖREK
Kırım Türk yemeklerinin temelini, malzemesi et, un, yağ ve yoğurt teşkil eden çiğ börek meydana getirir. Çiğ börek şöyle hazırlanır; et iyice kıyıldıktan sonra soğan, karabiber, tuz ve yoğurt ile karıştırılır. İnce yayılmış tabak büyüklüğündeki hamurun içine bundan bir kaşık konur. Ortasından katlanıp kapatıldıktan sonra kenarlar, bir sahan kapağı ile kesilir. Alevli ateşte kaynamakta olan yağın içine bırakılır. Kızgın yağda çiğ börekler birden kabarır, şişer ve kızarır kızarmaz çıkarılır.
Hamuru delinmemiş etin ve yoğurdun suyu içinde kalmış çiğ böreğe (sorpalı çi börek) denir. En makbulü budur. Kırımda en güzel çiğ börekler evlerde pişer. Dışarıda çarşıda biraz risklidir.
Yazı:Kemal Çapraz
Fotoğraf: Bülent Katkak