

Turing Dergimizin bu sayısında ömrünü İstanbul’a ve İstanbul tarihine vakfetmiş, araştırmacı kişiliğiyle pek çok konuyu gün yüzüne çıkaran, kıdemli üyemiz Kültür Tarihçisi Dr. Süleyman Zeki Bağlan ile yaptığımız söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz.

Kıymetli Hocam sizi tanıyabilir miyiz?
31 Ağustos 1947 yılında Samsun’da doğdum. Babam Kafkas göçmeni, annem ise İstanbullu bir ailenin kızı. Üniversiteye kadar okul hayatım Samsun’da geçti. Üniversiteyi İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Şarkiyat-Türkiyat ve Tarih Bölümlerinde okudum. Rumeli üzerine doktora çalışması yaptım. Uzun yıllar sürdürdüğüm tarih öğretmenliğinin ardından şimdilerde Medipol Üniversitesinde İstanbul Tarihi ve Kültürü dersleri veriyorum. Yüz elli yıldır İstanbul’la ilgili olan, ilmiye sınıfından gelen bir ailenin ferdi olarak bu şehirde yaşayan insanlara, özellikle ve öncelikle de gençlere İstanbul’un Roma, Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin tarihi eserleri ile sosyokültürel yapısını anlatarak, bir medeniyetler beşiğinde yaşadıklarının farkına varmalarına yardımcı olmaya çalışıyorum.

Bir tarihçinin gözüyle İstanbul’u teneffüs etmek nasıl bir duygu?
Sosyal, kültürel anlamda İstanbul’da o kadar çok imkân var ki ne açıdan bakarsanız bakın hayatının bir dönemini İstanbul’da geçirmeli insan, hele de bu dönem öğrencilik hayatı olursa.
Üniversite hayatı kişinin kendisini en fazla geliştireceği zamanlardır, İstanbul’da bu imkanları kolaylıkla bulabilirsiniz. İstanbul Üniversitesinde okumak gerek konumu gerekse mimarisiyle tarih sevenler için bir cennettir.
Üniversiteye başladığım ilk gün herkesin karşısında dimdik duran haşmetli kapısını görünce adeta büyülenmiştim. Zaman geçtikçe sadece bu kapının değil, etrafımdaki her şeyin tesiri altında kaldım. Dersliklerinin adları bile başlı başına bir araştırma konusudur; yangın kulesi, rektörlük binası, merkez kütüphanesi, Haliç manzarası, 500 yıllık ağaçlarıyla Türkiye’nin en eski ve en köklü üniversitelerinden birinde okudum.
Fatih ve çevresi ise bir tarihçinin yaşayabileceği en özel yerdir. Burası İstanbul’un kalbidir. Öğrencilik hayatımdan itibaren ben de İstanbul’un kalbinde yaşıyorum. Bana göre İstanbul’un en güzel havası Gülhane’de solunur, en renkli alışverişi Kapalıçarşı’da yapılır. Sahaflar Çarşısı’nın yeri ise bambaşkadır. Geçmişte Sahaflar Çarşısı şairlerin, yazarların, sanatkârların uğrak yeriydi. Bugün gerçek sahafların sayısı o kadar az ki şimdi sahaflar adı altında daha çok ders kitapları satılıyor. Evliya Çelebi’nin kayıtlarına göre, Kapalıçarşı içerisinde 50 kadar sahaf, 300’e yakın çalışan varmış, günümüzde ise hakiki sahafların sayısı bir elin parmaklarından az.

Kitaplara olan düşkünlüğünüzü biliyoruz, bize biraz bundan bahsedebilir misiniz? Eskiden hemen hemen herkesin evinde bir kütüphane ya da kitaplık bulunur, kitaplar evin en güzel bölümünde yerini alırdı. Şimdi bu tutkunun yerini elektronik eşyalar aldı. Bahane çok, kimine göre İstanbul’da evler artık küçük yapıldığı için kitaplara yer bulunamıyor, kimine göre de artık kitap almaya gerek yok zaten istediğimiz her şeyi bilgisayardan, cep telefonundan okuyoruz. Oysaki kitaba dokunmak, kitabın kapağıyla binbir türlü hayale dalmak, satırlarıyla hemhal olmak gerekir, irfan sahibinin vazgeçilmezidir kitap. Benim kitaplara olan ilgim çok küçük yaşlarda başladı. Aile büyüklerim de tarihe çok meraklılardı, dolayısıyla erken yaşta başlayan kitap toplama ve okuma sevdam çok şükür bugün de devam ediyor. Okuduğum her kitaba notlar alırım, hatta bir kısmının altını çizerim. Bizim evin asıl sahibidir kitaplar.



Yakın tarih ve İstanbul üzerine makaleleriniz olduğunu biliyoruz, bunlardan da bahsedebilir misiniz?
Akdeniz Medeniyeti tarihinin iki mühim şehrinden biridir İstanbul. Tarihi, kültürü ve coğrafyası itibarıyla müstesnadır. Roma, Bizans ve Osmanlı’nın başkenti, bir sahil kentidir İstanbul. Meslek hayatım boyunca öznesi İstanbul olan pek çok konuda araştırma yaptım, çok sayıda makalem yayınlandı. Yazılarım daha çok İstanbul’un tarihi ve kültürü üzerine. Yazma demişken aklıma gelen çok önemli bir şeyden bahsetmek isterim. Eskiden hemen hemen eli kalem tutan insanların mutlaka bir dolma kalemi olur, bunu ya kıyafetlerinin uygun bir cebinde yahut çantalarında muhafaza edip, gerektiğinde kullanırlardı. Ben de hayatım boyunca bu alışkanlığımın tesirinde kalarak tüm yazılarımı dolma kalemle yazmaya çaba gösterdim. Dolma kalem kullanmak meşakkatlidir ama onunla yazılanlar bir başka değerdedir. Bir de not defterlerinden bahsetmek isterim. Bir araştırmacının ayrılmaz parçalarıdır dolma kalem ve not defteri. “Söz uçar, yazı kalır” düsturundan hareketle; okuduklarımı, öğrendiklerimi, bildiklerimi uçamasınlar diye karınca kararınca yazma gayretim oldu, yazarken de yazdıklarım uçmasın diye de dolmakalem kullanıyorum.
Adına dijital dönüşüm denilen değişim ile bırakın yazılarımızı, imzalarımızın yerini de e-imza almaya başladı. Bunun sonucunda belki kalemler bile bir müddet sonra müzelik eser olacak. Doğrusu benim buna hiç rızam yok. Siz, siz olun, kaleminize sahip çıkın.
Boğazdaki saraylar, hisarlar, camiler, yalılar, köşkler, konaklar, ağaçlar, burunlar, mesire yerleri, semt isimleri ve daha birçok konuda engin bilgi birikimiyle çalışmalarına devam eden kıymetli Hocamız Süleyman Zeki Bağlan Beyefendi’ye güzel sohbeti için teşekkür eder, kendilerine sağlıklı, hayırlı ömürler dileriz.

Tülay Taşdemir