

Turing dergimizin bu sayısında, mimarlık dünyasının saygın isimlerinden ve Derneğimizin üyelerinden Mimar Dr. M. Sinan Genim ile gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi sizinle paylaşmanın mutluluğunu yaşıyoruz.

Sizi tanıyabilir miyiz?
Hemen her konuşmamda Kuzguncuklu olduğumu söylesem de gerçekte, İkinci Dünya Savaşı sırasında babamın ikinci askerliği döneminde, Kasımpaşa Deniz Hastanesinde dünyaya gelmişim. Annem de babam da eski İstanbul ailelerine mensup olup, Osmanlı coğrafyasının hemen her bölgesinden insanların oluşturduğu geniş bir çevreden geliyorlar. Elbette böylesi bir aile ve muhit içinde büyümek, ister istemez bazı kültürel birikimlerin daha çocukluk döneminde insana aktarılmasına neden oluyor.

Mimarlık mesleğini seçmenizde çocukluk yıllarınızın, ailenizin veya yaşadığınız şehirlerin nasıl bir etkisi oldu?
Dedem Kenan Mermer, 1912 Sanayi-i Nefise Mektebinden mezun olmuş bir mimardır. Üç kızı olmuş, ancak hiçbiri mimarlık tahsil etmemiş. Ben doğduğumda, belki torunum mimar olur diye adımı o koymuş. Anlaşılan bir niyet varmış ama benim haberim yok.
Bir gün, büyük dedemle evlendiği için anneanne dediğimiz, hayatımda büyük rolü olan Gülter Hanım ile Binbirdirek yakınlarında oturan bir dostunu ziyarete gittik. Sanırım beş-altı yaşlarındaydım. Bir apartmanın kapısında “Sinan Ağa” yazıyordu. Heceleyerek okudum ve çok hoşuma gitti. “Ben büyüyünce Sinan Ağa olacağım.” dedim. Anneannem birden durdu ve “Hayır” dedi. “Sen Sinan Ağa değil, Mimar Sinan olmalısın.” İlk defa o gün mimar olmam gerektiğini düşündüm. Dedemin mimar olmasına rağmen mimarın ne yaptığını bilmiyordum. Birkaç gün sonra ona, “Mimar ne yapar?” diye sordum. “Biz binalar yaparız, insanların ihtiyaç duyduğu her tür yapıyı inşa ederiz.” Anlamında bir şeyler söyledi. Söylediklerini tam olarak anlamadım ama anlaşılan mimar olmam gerekiyordu. Benzer bir olayı Haydarpaşa Lisesinin son sınıfında yaşadım. Sanat Tarihi hocamız Mehmet Pesen bize hangi alanda üniversite eğitimi almak istediğimizi soruyordu. Sıra bana geldiğinde beni atladı. “Hocam, bana sormadınız.” dedim. “Sinan, sen mimar olmalısın.” dedi. İstanbul’da doğmak ve kuşaklar boyunca İstanbul’da yaşamış bir aileye mensup olmak, elbette mimar olmak için büyük bir avantaj. Kuzguncuk’ta oturduğumuz ev de benim hayatımda önemli bir rol oynar. Sedad Hakkı Eldem, “Türk Evi” isimli kitabında bu evi “Mimar Evi” diye isimlendirir. Uzun yıllar önce yapılmış bu evi bizim ailemizden biri yapmamıştı. Ancak dedem, çocukluğunun da bu evde geçtiğini söylerdi.
Meslek hayatınızda sizi en çok etkileyen dönüm noktaları neler oldu?
İyi bir mimarlık eğitimi aldığımı düşünürüm. Dönemin en başarılı hocalarından ders aldık. Mimarlık eğitimi, insanın düşüncelerini ve kurgularını çizgiyle ifade etmesi üzerine kuruludur. Asistanlığım döneminde yakın çalışma şansına sahip olduğum Sedad Hakkı Eldem, Behçet Ünsal, Oktay Aslanapa ve Nurhan Atasoy gibi hocalarımın, düşüncelerini ifade etmek için makaleler ve kitaplar yazdıklarını gördüm. Bu arada, zaman zaman sohbet ettiğim kayınpederim Nurullah Berk de mutlaka yazmam gerektiğini söylerdi. “Yaptığın yapıları az sayıda insan görebilir ama yazılarınla çok daha fazla insana erişebilirsin.” demişti. İlk makalem oldukça ileri bir yaşta yayımlandı: 1976. Bir daha da kalem elimden düşmedi. Hoş, her zaman çizmek için kalem elimdeydi ama bu kez yazı yazmak için de kullanıyordum.
Hayatıma yön veren bir olayı staj yaptığım Millî Saraylar Müdürlüğü’nde yaşadım. Lemi Şevket Merey’in yönetiminde hazırladığım bir sunumu, dönemin Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kuruluna anlattığımız sırada Lemi Bey, projeyi benim sunmamı istedi. Toplantı sonrası üyelerden Orhan Alsaç beni bir kenara çekti ve bundan sonra her ay yapılan toplantılara katılmamı istedi. “Günün birinde bu masada siz oturacaksınız. Bilgi sahibi olmanız, yol yordam öğrenmeniz gerekir.” dedi. 1967 yılının Eylül ayıydı. O günden sonra, kurulun sona erdiği
1983 yılına kadar, on altı yıl boyunca, birkaç toplantı dışında tüm kurul toplantılarına katıldım.

Mimarlık yaklaşımınızı ve çalışmalarınızı şekillendiren deneyimlerinizden söz eder misiniz?
Yalnız Osmanlı ve Türk mimarisi değil, ülkemin malik olduğu her türlü yapı ilgimi çeker; bunlar hakkında bilgi sahibi olmak için çalışırım. Uzun yıllar boyunca arkeolojik kazılara katıldım. Bir dönem Patara kazılarında kazı mimarı olarak görev yaptım. Anadolu’yu neredeyse karış karış gezdim. Bu gezileri hep bir arkadaş grubuyla birlikte yapmaya gayret ettim. Aralarında arkeologlar, sanat tarihçileri, etnograflar, tarihçiler ve hukukçular olmak üzere hemen her meslek grubundan insanlar vardı.

Bugün şehirlerimizin hızlı bir dönüşüm geçirdiğini görüyoruz. Sizce bir şehrin ruhunu ve kimliğini koruyabilmesi için nelere dikkat edilmelidir?
Şehirlerimiz yalnızca hızlı gelişmiyor, çok daha hızlı bir şekilde kimliklerini de kaybediyor. Çoğu şehrin mahalle aralarına girince insan hangi şehirde olduğunu anlayamıyor. Hâlbuki bu toprakların binlerce yılda oluşmuş bir kültürel birikimi var. 1950 sonrası nüfusumuz çok hızlı bir şekilde arttı. Aynı zamanda kırsal kesimden şehirlere büyük bir göç oldu. Şehirlere gelen insanlar, geldikleri şehirlerin kültürü ile uyum sağlamakta zorlandılar. Gerek merkezi idare gerekse yerel yönetimler böylesi bir göçe karşı hazırlıklı değillerdi ve kısa vadede çözüm üretmek için de hiçbir şey yapmadılar. Gecekondu kültürü, şikâyet, ağlama ve hayatı çekilmez bir yaşam olarak niteleyen bir yakınma kültürü topluma egemen oldu. Yaşam çevresi, insanların kültürünü ve dünyaya bakışını etkiler; onların düşünce yapısını oluşturur.
Mimarlık, teknik olduğu kadar bir güzel sanatlar faaliyetidir. Devlet gücünü kullanan yöneticilerin beğenisi, ülkenin genel beğeni düzeyini belirler.
Günümüzden altı yüz yılı aşkın bir süre önce İbn Haldun da bu tespiti yapmıştı. Yapı sanatı ve şehir oluşumları, bizim nasıl yaşamamız gerektiğini belirleyen, hatta mecbur bırakan bir gerçektir. Şehirler yalnızca kanun ve yönetmeliklerle düzenlenemez. Öncelikle özümsenmiş bir kültür gerekir. Çoğunlukla kırsal ile şehir arasında sıkışmış yönetici ve tasarımcıların planladığı şehirler, gerçeklere cevap vermekte yetersiz kaldı. Bir milyonluk bir nüfus için yapılan planlamaya karşılık, o sırada şehrin nüfusu üç milyonu aşmıştı. Ortaya çıkan büyük kaosun sonucu olarak herkes tuttuğunu mülk, yaptığını yapı olarak kabul etti. Dünyanın hiçbir ülkesinde, ülkemizdeki kadar müteahhit yoktur. Üstelik bu grubun büyük çoğunluğunu sanat ve mimarlık konusunda eğitimsiz insanlar oluşturmaktadır. İşte sonuç!

Uzun yıllardır mimarlık, kültür ve şehir tarihi üzerine düşünen biri olarak hangi tavsiyelerde bulunursunuz?
Son yıllarda sık sık, daha önce iki kez yapılan Millî Mimari Seminerleri’nin üçüncüsünü yapmak gerektiğini dile getiriyorum. Şehirlerimiz hızla kimlik değiştiriyor. Geçmiş dönemlerden kalma konut yapılarımız yok oluyor. Yeni yollar, yeni yöntemler geliştirmeliyiz. Eski bir yapının aynısını tekrar yapmanın hiçbir anlamı yok. Bu konuda devletin öncülük yapması gerekiyor. Malzeme, mimarlık için bir araçtır; amaç hâline gelince değerini kaybeder. Mimarlık, her tür malzemeyle doğru ve çağdaş beklentilere cevap verecek yapılar üretme sanatıdır. Zaman zaman düşünürüm; acaba Mimar Sinan’ın elinde betonarme gibi bir malzeme olsaydı neler yapardı? Hiç şüphem yok ki inanılmaz eserler ortaya çıkardı. Çünkü Sinan’ın mimarisinin sınırlarını malzeme kısıtlıyordu. Düşüncelerini ifade etmesine imkân tanıyan betonarme veya çelik gibi malzemeler olsaydı, acaba nasıl kullanırdı?
Yılların tecrübesiyle geriye baktığınızda, mimarlığı sadece bir meslek değil, aynı zamanda bir kültür meselesi olarak mı görüyorsunuz? Mimarlığın toplum hayatındaki rolünü nasıl tarif edersiniz?
Mimarlık sanatı geniş bir kültür birikimi ister; çok okuyacak, çok gezecek, çok çalışacaksınız. Bu tür sohbetler olduğunda aklıma Pablo Picasso’nun bir sözü gelir: “Elbette ben de çoğu insan gibi ‘ilham’ denen bir şeyin varlığına inanırım. Ancak önemli olan, onun çalışırken gelmesidir.” Kabiliyetli insanların çoğunun yeteri kadar çalışmadığını, bilgi birikimi sağlamak için yeterince uğraşmadığını gördüm ve görmekteyim. Öncelikle iyi bir mimarın en önemli eylemi çalışmak olmalıdır.

Günümüz mimarlığının geçmişle kurduğu ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu soru beni gerçekten çok üzen bir sorudur. Bugün Cumhuriyet’in ilanından yüz üç yıl sonra
İstanbul’da hâlâ imparatorluk döneminden kalma yapıları geziyor, kültürümüzün örnekleri olarak onları sunuyoruz. Topkapı Sarayı, Süleymaniye Camii, Sultanahmed Camii… Yüz yılı aşkın süredir Cumhuriyet’in yönetici sınıfının gelişmiş bir mimari anlayışı olduğunu düşünmüyorum. Kendi beğenileri doğrultusunda geçmişten kopyalanmış bazı yapılar yapmayı hüner sayıyorlar. Hâlbuki büyük meblağlar harcanarak yapılan bu yapıların hiçbir geleceği yok. Aslı dururken kim kopyasına değer verir? Evrensel sahneye çıkmak için kendi kültürümüzün kökenlerinden faydalanmalıyız. Gerek İstanbul gerekse ülkemiz, binlerce yılın kültürel ve mimari örnekleriyle dolu. Hiçbir ülkenin böylesine büyük ve geniş bir kültürel birikime sahip olduğunu sanmıyorum. Gezmeli, görmeli ve çalışmalıyız ki bu birikimi geleceğe taşıyabilelim.
Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Ümitsiz miyim? Hayır. Bizim ve bizden önceki nesillerin, genel olarak bir atılım yapmak için yeteri kadar çalışmadığını düşünüyorum. Buna karşın bazı kişilerin böylesi bir dönüşüm sağlamak için yoğun olarak çalıştıklarını biliyorum. Genç kuşakların bu konuda daha başarılı olacağına inanıyorum. Bizim insanımız; ufku olan, çalışkan ve türlü engelleri aşmak için uğraşan bir yapıya sahiptir. Gelecek için başarılı olacaklarına, bizim yapamadıklarımızı yapacaklarına ve evrensel ölçekte mimarlık örnekleri ortaya koyacaklarına inanıyorum.

Yazı: Tülay Taşdemir
Fotoğraf: M. Fatih Beki