

Daha önceki iki yazımda Asya’nın Tatlı Suları’ndan bahsetmiştim. Bu kez Avrupa’nın Tatlı Suları’na da dik katinizi çekmek isterim. Haliç’in başlangıç noktasında (yoksa bitiş mi demeliyiz?) iki dere bulunmaktadır. Günümüzde debilerini büyük oranda kaybetmiş olsalar da bir dönem bu iki dere, içinde kayıkların gezdiği geniş su alanlarıydı.
Dionysios Byzantios, II. yüzyılın ortalarında kaleme aldığı “Anaplous Bosporou / Boğaziçi’nde Bir Gezinti” adlı eserinde, Haliç’e kuzeybatıdan dökülen Kyda ros (Alibeyköy) Deresi ile kuzeyden gelen Barbissos (Kâğıthane) Deresi’nin buluştuğu bölgenin Sapra Thalassa (Çürümüş Deniz) adıyla bilindiğini söylemektedir. Bu ismin nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte, derelerin taşıdığı alüvyonlar nedeniyle bölgenin sığlaşması ve balçıkla dolması sonucu bu adın verildiğini belirtir. Bazı kaynaklar Barbyses’in Byzas’ın dadısı olduğunu, bazıları Iason ve onunla birlikte gelen Argonaut gemisinin kılavuzu olduğunu, bazıları da yerel bir kahraman olarak kabul edildiğini aktarmaktadır. İki derenin birleştiği noktanın batısındaki yükseltide Semystra Sunağı bulunmaktadır. Naias nymphası Semystra, Byzas’ın annesi Keroessa’nın dadısıdır.
Bu anlatının üzerinden bin yılı aşkın bir süre geçtik ten sonra XVI. yüzyıl ortalarında İstanbul’u ziyaret eden Petrus Gyllius, Kydaros (Alibeyköy) Deresi ile Barbissos (Kâğıthane) Deresi’nin ağızlarının Haliç’in bitimini oluşturduğunu belirtmektedir. Bu dönem de Barbyses adı bölge halkına o kadar yabancılaşmıştır ki Byzantionlular buruşmuş kâğıtların düzleştirildiği ve derenin ağzına yakın bir yerde bulunan işlikten dolayı burayı Khartarikos (Kâğıthane) Deresi adıyla anmaktadırlar.
“Derenin kaynaklarına yakın bir yerde bulunan Pektinakorion adlı köyden dolayı, kaynakların yakınında yaşayan köylüler ona bu adı verirler. Dere yaklaşık on beş mil uzunluğundadır; öyle yumuşaklıkla akar ki hiç bir bölümünde hareket ettiği fark edilmez ve o kadar derindir ki tüm yaz boyunca da köprüyle geçilir. Genişliği, hemen hemen on millik bir alan içinde aynıdır; bu alan içinde dereden kaynaklanan kanallar, yılın her mevsiminde on altı değirmenin taşını hızla döndürürler. Dere, kaynaklarının ağzına kadar, büyük bölümü Sultan’a ait olan kesintisiz bir çayır görüntüsündeki düz ve çimenlik vadinin ortası boyunca akar.”

Petrus Gyllius bu arada ilginç bir görüş de ileri sürmektedir; “Dere vadisi, koşut olduğu Boğaz gibi, dik kıvrımlar boyunca ilerler, öyle ki eğer, Karadeniz’e kadar uzansaydı -bazıları öyle olduğunu söylüyorlar- Barbyses ve Boğaz bir ada oluşturacaklardı.” Yaklaşık üç yüz yıl sonra Sarkis Balyan da Kâğıthane Deresi’ni Karadeniz’e kadar uzatacak bir kanal projesi önererek bölgede bir adanın oluşturulabileceğini gündeme getirir.

Kâğıthane mesiresinin saray tarafından kullanılma sının tarihi çok eskilere dayanmaktadır. 12 Zilkade 936 / 12 Temmuz 1530 tarihinde Kanûnî Sultan Süleyman, şehzadeleri için düzenlediği sünnet töreninin yirminci gününde Kâğıthane’ye giderek at yarışlarını seyreder. Bir direğin tepesine konulan gümüş bir tasa oklar atılır. Cambazlar, binicileri ve hayalbazlar çeşitli hünerlerini gösterir, pehlivan güreşleri yapılır. XVII. yüzyılın ortalarına doğru bölgeyi gezen Evliya Çelebi, “Seyahatnâme”sinde Kâğıthane Mesiresi başlığı altında topladığı gözlemlerini şöyle aktarır. “Dünya görmüş Arap, Acem, Hind, Yemen ve Habeş seyyahları için meşhur bir mesiredir. Osmanlı şairleri suyu ve havasına şiirler söylemişlerdir. Karadeniz Boğazı’na yakın Levend Çiftliği adlı derelerden gelip akar hazmı kolay bir sudur ki bütün çamaşır yıkayanlar oraya varıp gömlek, sarık ve şalvarlarını sabun sürmeden yıkarlar… Tatil günleri nice bin kayık ve peremeye binmiş binlerce genç, yaşlı ve sadık âşıklar bu dinlenme yerine gelip her biri bir türlü neşelenir.” Bu arada derenin kenarında Sultan Bayezid-i Velî tarafından inşa ettirilen bir baruthane bulunduğundan da söz eder.

Daha sonra Kanûnî Sultan Süleyman’ın yapıyı kâgir olarak yeniden inşa ettirdiğini ve üzerini kurşunla kaplattığını anlatır. Ancak yapının kâgir bir kubbesi olmadığını özellikle belirtir. Kâğıthane çayırların da kırk yılda bir kuyumcu esnafının toplandığını ve yirmi gün yirmi gece sohbet ettiklerini de ilave eder. Kısa süre sonra Kâğıthane’yi anlatan Eremya Çelebi, bu ismin daha önceleri burada kâğıt imal edilmesinden dolayı verildiğini, ancak yapılan masrafları karşılamadığı için kapatıldığını belirtir. Bu nedenle bölgeye verilmiş olan Kâğıthane adının ise hâlen kullanıldığını söyler. Eremya Çelebi’nin bölgeyi dolaştığı tarihlerde eski Kâğıthane binası bu kez barut imali için kullanılmaktadır. “Beylik barut burada dövülür ve ihtiyaca göre tevzi edilir.” Nakkaş Osman’ın H. 986 / 1578-1579 tarihli Kırk çeşme Suyolları Haritası’nda, Kâğıthane Deresi üzerinde, yanında dönen bir su çarkı ile Kâğıthane / Baruthane binası görülmektedir.


Kâğıthane mesiresinin saray tarafından kullanılma sının tarihi çok eskilere dayanmaktadır. 12 Zilkade 936 / 12 Temmuz 1530 tarihinde Kanûnî Sultan Süleyman, şehzadeleri için düzenlediği sünnet töreninin yirminci gününde Kâğıthane’ye giderek at yarışlarını seyreder. Bir direğin tepesine konulan gümüş bir tasa oklar atılır. Cambazlar, binicileri ve hayalbazlar çeşitli hünerlerini gösterir, pehlivan güreşleri yapılır. XVII. yüzyılın ortalarına doğru bölgeyi gezen Evliya Çelebi, “Seyahatnâme”sinde Kâğıthane Mesiresi başlığı altında topladığı gözlemlerini şöyle aktarır. “Dünya görmüş Arap, Acem, Hind, Yemen ve Habeş seyyahları için meşhur bir mesiredir. Osmanlı şairleri suyu ve havasına şiirler söylemişlerdir. Karadeniz Boğazı’na yakın Levend Çiftliği adlı derelerden gelip akar hazmı kolay bir su dur ki bütün çamaşır yıkayanlar oraya varıp gömlek, sarık ve şalvarlarını sabun sürmeden yıkarlar… Tatil günleri nice bin kayık ve peremeye binmiş binlerce genç, yaşlı ve sadık âşıklar bu dinlenme yerine gelip her biri bir türlü neşelenir.” Bu arada derenin kenarında Sultan Bayezid-i Velî tarafından inşa ettirilen bir baruthane bulunduğundan da söz eder.


Sultan III. Ahmed, Eylül 1722 tarihinde yapımı tamamlanan Sadâbâd yapılarını görmek üzere bölgeye gelir. Derenin her iki yakası düzenlenmiş, çeşitli kasır ve kâşanelerle zenginleştirilmiştir. Râşid Efendi bu olayı “Mübârek ola Sultan Ahmed’e devletle Sadâbâd” mısrasıyla ifade eder. Şair Nedim de “Kaside der vasf-ı Sa’dâbâd” adlı şiirinde bölgede inşa edilen yapıları sıralar. Kasr-ı Sa’dâbâd, Hur remâbâd, Hayrâbâd, Kasr-ı Cenân, Çeşme-i Nûr, Cedvel-i Sîm, Cisr-i Nûrânî, Kasr-ı Nişât, Nevpeyda, Cisr-i Sürûr. Çeşitli kasır ve köşklerin yanı sıra köprü, çeşme, havuz, bend ve su yolları gibi düzenlemelerle Kâğıthane canlı bir mesire alanı hâline getirilir. Sadâbâd düzenlemeleri daha sonra Lâle Devri (1718-1730) olarak adlandırılacak bir dönemin ortaya çıkışına zemin hazırlayacaktır.

28 Eylül 1730 tarihinde başlayan ve tarihimizde Pat rona Halil İsyanı olarak bilinen ayaklanma sonrasın da Sultan III. Ahmed, 1 Ekim 1730 tarihinde tahttan çekilir. İsyan sırasında Sadâbâd Sarayı başta olmak üzere bölgede bulunan çok sayıdaki yapı tahrip edilir. On yıl sonra Sultan I. Mahmud yapıların onarılmasına karar verir ve çalışmalara başlanılır. Ancak çoğu ahşap olan yapılar büyük ölçüde zarar görmüş, bazıları ise tamamen yok olmuştur. Üstünkörü yapılan onarımların ömrü de uzun olmaz. Sultan I. Mahmud’dan (1730-1754) sonra tahta çıkan Sultan III. Osman (1754-1757), Sultan III. Mustafa (1757-1774) ve Sultan I. Abdülhamid’in (1774-1789) Sadâbâd Sarayı ve Hasbahçesi ve çevresindeki yapılarla fazla ilgilenmedikleri anlaşılmaktadır. 1786 yılında bir süreliğine İstanbul’u ziyaret eden Elisabeth Craven ise anılarında bölgedeki yapılar ile ilgili açıklamalar yapar. “Liman, gerisine doğru ilerledikçe daralıyor. Nihayetinde de bir küçük dere var. Orda köşkler yapılmış. Ağaçlar dikilmiş. Her Cuma Türkler kafile kafile geliyorlar. Ulu bir çınar altına kilimler yayıp yemek yiyorlar. Kahve, tütün içiyorlar. Buradaki ulu çınarların güzelliğini anlatamam. Bu dere boyunca erkeklerden ayrı olarak kadınlar da görünüyor. Kadınlar buraya kira arabaları ile geliyorlar.

H. 1206 / 1791-1792 tarihinde Sultan III. Selim döneminde (1789-1807) köşklerin yeniden onarımına başlandığı görülse de bu onarımlar kısa süre içinde tekrar harap olmaya yüz tutar. 1797 yılı Nisan ayında bölgeyi gezen Guillaume Antoine Olivier anılarını şöyle aktarır: “…derenin sol tarafında ‘Büyük İmrahor’un’ köşküne gelinir, buradan ahşap bir köprüden geçmek suretiyle padişahın sarayına gidilir. Zarif ve zevkli bir şekilde inşa ettirilmiş bu sarayın biraz ilerisinde dere, yolundan çevrilerek geniş bir kanala alınmıştır. Kanalda toplanan sular, hususi şekilde yapılmış mermer merdivenlerden şelaleler hâlinde düşerek aşağıya dökülür ve muhtelif havuzlar teşkil ettikten sonra sular yine eski dere yatağına girer. Avrupa’nın en nefis parkları arasında yer almağa lâyık olan bu yerleri fevkalade güzel ağaçlar gölgelendirmektedir… Daha sonra bu vadiye tekrar gelerek Osmanlı ordusunun geçit resminde hazır bulunduk… ‘Büyük İmrahor’un’ köşkünün önünde kayıklarımızdan indik. Bütün yamaçlar ve etraf merasimi seyretmeğe gelen halk ile dolmuştu… Padişah III. Selim saat tam 10’da şahane bir kayıkla geldi ve ‘Büyük İmrahor’un’ köşküne indi.”

S

1803-1805 yılları arasında bölgeyi anlatan Sarkis Sarraf Hovhannesyan “Sultan III. Ahmed’in sadrazamı İbrahim Paşa, H. 1134 / 1721-22 senesinde altmış gün içinde Kâğıthane’nin batı kıyısında, karşısında fıskiyeli havuzları olan bir saray yaptırmıştır. Ondan sonra devlet ricalinin her kademesindeki birçok kişi Kâğıthane deresinin iki kıyısını yazlık köşklerle doldurmuş, bunların çevresini bağ ve bahçelerle süslemiştir. Fakat birkaç yıl sonra, H. 1143 / 1730 31 tarihinde çıkan ayaklanma, devlet büyüklerinin buradaki sayfiye köşklerinin tamamı isyancılar tarafından yerle bir edilmiştir. Şimdi Kâğıthane Köprüsü’nden geçerek Vorvizis (Kâğıthane Deresi) kıyısından Mirahur Köşkü denilen yere döneriz. Kâğıthane deresinin doğu kıyısındaki tek katlı ve ahşap Mirahur Köşkü, Kâğıthane ve Karaağaç sarayları arasında bulunur.” demektedir. Hovhannesyan her ne kadar Kâğıthane’de bir saray bulunduğunu belirtse de anlaşılan Sultan III. Selim dönemindeki onarımlar ya henüz başlamamış ya da Sadâbâd eski günlerde olduğu kadar rağbet görmemektedir.


Sultan II. Mahmud döneminde (1808-1839) Sadâbâd yapıları yeniden onarılmaya başlanır. Bazı yapılar yıkılırken bazıları dönemin mimari ve estetik anlayışına uygun biçimde yenilenir veya yeniden inşa edilir. Bu faaliyetler bir bakıma Sadâbâd’ın ikinci kez inşası olarak değerlendirilmektedir. İngiliz seyyah Robert Walsh’ın anlatısına göre burası bir dönem Sultan II. Mahmud’un en sevdiği ikametgâhlarından biri olmuştur. Ancak büyük bir sevgiyle bağlı olduğu cariyesinin genç yaşta burada vefat etmesi üzerine, sultan onun hatırasına kıyıda bir kabristan yaptırmış ve uzun süre köşke uğramamıştır. Aynı hikâyeye değinen Miss Pardoe ise cariyesinin ölümünden derin üzüntü duyan padişahın iki yıl boyunca vadiden ayrılmadığını belirtmektedir. Ayrıca Miss Pardoe, Kâğıthane ziyareti sırasında Sadâbâd’a gelen Sultan II. Mahmud’un burada ok talimi yaptığından da söz eder.

Yarım yüzyıldan kısa bir süre sonra Sultan II. Mahmud döneminde yapılan yapıların büyük bir bölümü yıkılır ve Sultan Abdülaziz döneminde (1861-1876) üçüncü kez Çağlayan Köşkü adıyla yeni bir köşk inşa edilir.

Ancak Yeni Çağlayan Köşkü’nün ömrü de uzun olmaz. Saltanatın kaldırılmasından sonra bir süre boş ve bakımsız kalan köşk, 1943-1944 yıllarında yıktırılarak yerine Askerî Okul yapılır. Sadâbâd’da saraya ait yapı ve düzenlemelerin yanı sıra Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’ya ait bir kasır, Mirahur Köşkü ile Çağlayan Köşkü arasında Çavuşbaşı Vezir Mustafa Paşa’ya ait bir diğer yapı ve atların yarıştığı alanda Hürremâbâd adı verilen bir seyir köşkü bulunmaktadır. Sultan III. Ahmed’in sık sık Sadâbâd’ı ziyaret ettiği, beşerli gruplar hâlinde yarıştırılan atları seyrettiği, musiki eğlenceleri ve pehlivan güreşleri düzenlendiği bilinmektedir. Zaman zaman piyade ve süvarilerin gerçekleştirdiği cirit gösterileri de Sadâbâd eğlenceleri arasında önemli bir yer tutar. Bu gösterilerin yapıldığı sırada akşamları bütün yapılar kandil ve meşalelerle aydınlatılmakta, ayrıca havaî fişek gösterileri de yapılmaktadır.

Kısa süren bu eğlenceli günlerin ardından Patrona Halil isyanı sırasında Sadâbâd çevresindeki tüm yapıların yakılıp yıkıldığı söylenmektedir. Bu yıkım söylencesine karşın saraya ait yapılar ile rıhtım, çağlayan ve çeşme gibi bazı yapıların zarar görmediği anlaşılmaktadır. Ayaklanmadan on yıl sonra Sadâbâd bölgesinde zarar gören binaların tamiri amacıyla ayrıntılı bir keşif ve tespit yapılır. Bu incelemeye göre burada gerçekleştirilmesi gereken işler mermerlerin temizlenmesi, köşklerin bakımı, boya ve yaldızların yenilenmesi gibi basit onarımlardır. Bu durum, sıkça dile getirilenin ak sine Sadâbâd’ın büyük bir tahribata uğramadığını sanıldığı gibi tümüyle yakılıp yıkılmadığını göstermektedir. Sedad Hakkı Eldem, bu keşif belgesinin yanı sıra bölgeyi ilk kez 27 Eylül 1740 tarihinde ziyaret eden Philippe François Gudenus’un çizdiği kroki ve resimlerin de varlığından söz eder. Daha sonraki tarihlerde Choiseul-Goufffier ile d’Ohsson’un çizdiği gravürler arasında büyük benzerlikler bulunmaktadır. Ancak Sedad Hakkı Eldem, Gudenus’un çizdiği fakat yayımlamadığı bu çizimlerin nerede olduğu ve bu belgelere nasıl ulaştığı konusunda herhangi bir bilgi vermez. Gudenus’un Sadâbâd’ı ziyareti, Avusturya elçisi Anton Corfiz Ulfeldt onuruna verilen bir ziyafet dolayısıyladır. “Suphi Tarihi”nde bu ziyafet ayrıntılı biçimde anlatılmaktadır.

Büyükelçinin ulaşımı için tahsis edilen çektiri onu Hasköy önlerine kadar getirir. Burada yedi çifte bir kayığa binen elçi, dere boyunca ilerleyerek Mirahor Köşkü’ne ulaşır. Büyük bir törenle karşılanan elçi daha sonra sadrazam Hacı Ahmed Paşa’nın huzuruna çıkarılır. Ardından ağalara önce mızrak, daha sonrasında cirit oynama emri verilir. Öğle yemeğinden sonra ise top ve tüfek atışları yapılır. Gerek Gudenus gerekse Suphi Efendi bu töreni ayrıntılı biçimde anlatırlar. Sultan III. Selim’in Sadâbâd yapılarını onardığı ifade edilmekle birlikte bu konuda ayrıntılı bir bilgi bulunmamaktadır. Sadâbâd’daki büyük yenilemeler Sultan II. Mahmud döneminde, 1809-1816 yılları arasında gerçekleştirilir. Bu süreçte Sultan III. Ahmed döneminden kalan saray ve diğer yapılar yeniden inşa edilmiş, Cedvel-i Sîm olarak bilinen kanal ile çağlayanlara ise yalnızca küçük onarımlar yapılmıştır. Bu döneme ait çok sayıda çizim günümüze ulaşmıştır. Özellikle Michel François Préault’ya ait çizimde görülen kasır ve köşklerin önceki yapılarla benzerlik göstermediği anlaşılmaktadır.

Préault’nun çiziminde görülen dere kıyısındaki yapıların harem bölümü tek katlı, selamlık bölümü ise iki katlıdır. Derenin dik açıyla yön değiştirdiği noktada yer alan sütunlu kameriyenin çatısı da Sultan II. Mahmud döneminde Serasker Kapısı ile Bâbıâli girişi saçaklarıyla benzerlikler göstermektedir. Bu dönemin harem yapılarını gösteren bir gravür de William Henry Bartlett’e aittir. Sedad Hakkı Eldem, Sadâbâd’ın bu dönemine ait çok sayıda duvar resmi ile yağlı boya tablodan söz eder. Kasımpaşa’da bulunan ancak günümüze ulaşmayan Cellatbaşı’nın evindeki duvar resmi ise bu dönem yapıları hakkında önemli bilgiler sunmaktadır. Edward Raczyński, Çadır Köşkü önünde yaklaşık iki yüz metre (700 kadem) uzunluğunda bir meydan bulunduğunu, burada atış talimleri yapıldığını ve cirit oyunları düzenlendiğini anlatır. Sultan II. Mahmud döneminde yaptırılan düzenlemeler hakkında Raczyński ve William Turner’ın anlatıları dışında başka bir bilgi bulunmamaktadır.

Sedad Hakkı Eldem de bu bilgilere dayanarak yapılar hakkında bazı değerlendirmelerde bulunmaktadır. Elli yılı aşkın bir zaman sonra Sultan II. Mahmud döneminde yapılan yapıların büyük bir bölümü Sultan Abdülaziz döneminde yıktırılır. Bu yıkımın üç temel nedeni olabileceği düşünülmektedir. Bunlardan ilki alelacele yapılan yapıların zamanla yıpranması, ikincisi mimari üsluplarının dönemin yeni estetik anlayışıyla bağdaşmamasıdır. En önemli neden ise bu yapıların Sultan Abdülaziz’in benimsediği saray mimarisi anlayışıyla uyumsuz olmasıdır. Sultan Abdülaziz döneminde yaptırılan Çırağan Sarayı ve Beylerbeyi Sarayı dikkate alındığında önceki dönemlerden kalan Sadâbâd Sarayı’nın küçük ve gösterişten uzak yapılardan oluştuğu ve gerçek anlamda bir saray niteliği taşımadığı anlaşılmaktadır. Üstelik bu yapıların büyük bölümü ahşaptır. İmparatoriçe Eugénie, 3 Ekim 1869 tarihinde saltanat kayığı ile yazlık köşkleri ziyaret etmek için Kâğıthane’ye gider. Burada imparatoriçe onuruna düzenlenen şenliklere Sultan Abdülaziz ile Vâlide Sultan da katılır. Muhtemelen Beylerbeyi Sarayı gibi yeni Sadâbâd Sarayı da bu ziyaret sebebiyle yapılmış olmalıdır.


Her iki cephesi dere üzerine yapılan çıkmalarla zenginleştirilen bu yapı, Sultan II. Mahmud döneminde inşa edilen sarayın büyütülmüş bir benzeridir. Selamlık ve harem bölümlerinden oluşan sarayın iki büyük avlusu bulunmaktadır. Selamlık ile harem arasında elips planlı büyük bir muayede salonu yer almaktadır. 1940 yılına kadar harap olmadan ayakta kalan bu yapının onarımı düşünülmekteyken ansızın yıkımına karar verilir. Yapı birkaç ay içinde sökülür ve malzemeleri sağa sola dağıtılır. Bu süreçte Sedad Hakkı Eldem tarafından rölöveleri hazırlanır. Çok sayıda fotoğrafı günümüze ulaşan bu yapının hangi gerekçeyle yıkıldığını anlamak zordur. Koskoca Kâğıthane Mesiresi’nde yapılacak başka yer yokmuş gibi Sadâbâd Kasrı’nın yerine 1952 yılında İstihkâm Mektebi inşa edilir. Bir dönemin “Avrupa’nın Tatlı Suları” olarak anılan bu bölgesi artık tarihe karışacaktır. Sadâbâd yapıları arasında özellikle değinilmesi gereken ve hakkında belirli ölçüde bilgi sahibi olduğumuz üç köşkten de kısaca söz etmek gerekir. Bu yapıların en önemlisi hiç şüphesiz İmrahor (Mirahor) Köşkü’dür. İmrahor Köşkü’nün yapımı Sadâbâd’ın kuruluşundan daha eskiye uzanmaktadır. Ancak, uzaktan çekilmiş birkaç görünüm dışında bu köşk hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. 1950’li yılların başında yıktırılan binanın ise Sultan Abdülaziz döneminde yaptırıldığı bilinmektedir. İmrahor Köşkü’nün önemi gerek padişahın gerekse üst düzey yöneticilerin kayıkla buraya kadar geldikleri, buradan itibaren ise ata binerek Sadâbâd Sarayı’na gittikleri konusundaki açıklamalardır.


Bölgede bulunduğunu bildiğimiz bir diğer kasır ise Kâğıthane Kasrı (Köşkü)’dür. Sultan Abdülaziz döneminin başlarında inşa edilen bu kâgir yapı grubu iki katlı olup mutfak, hizmetkârlar dairesi, Hünkâr Kasrı ve iki bölümlü maiyet binasından oluşmaktadır. Bir diğer yapı ise Koşu Köşkü’dür. 1930’lu yıllara kadar varlıklarını sürdüren bu yapılardan günümüze herhangi bir iz ulaşmamıştır.
Kâğıthane sahrasında varlığını bildiğimiz iki cami / mescid bulunmaktadır. Kâğıthane Karyesi Mescidi adıyla bilinen bu mescidin, Şehzade Mehmed’in dayesi (süt annesi) olan bir kadın tarafından H. 951 / 1544-1545 tarihinde yaptırıldığı bilinmektedir. Saraya mensup olan bu kadın tarafından inşa ettirilen tek minareli mescidin bir hünkâr mahfili de bulunmaktadır. Ayvansarâyî Hüseyin Efendi, mescidin yanında ayrıca bir mektep bulunduğunu da belirtir. 1950’li yıllarda bu yapıyı inceleyen Tahsin Öz ise mescidin beden duvarlarının kâgir, çatısının ahşap olduğunu ve tuğla örgülü bir minaresi bulunduğunu ifade etmektedir. Bu arada Tahsin Öz ayrıca ilginç bir tespitine de değinir. Mescidin haziresinde bir namazgâh bulunmakta olup H. 1119 / 1707-1708 tarihli kitabesi vardır. Sadâbâd’da bulunan ikinci cami, ilk olarak Sultan III. Ahmed döneminde H. 1135 / 1722-1723 tarihinde inşa edilmiştir. Sultan II. Mahmud döneminde H. 1224 / 1809-1810 tarihinde onarılan bu yapıdan günümüze herhangi bir iz kalmamıştır. Bugünkü camii ise Sultan Abdülaziz döneminde H. 1279 / 1862-1863 tarihinde inşa edilir. Beden duvarları kâgir, kubbesi ahşap olan yapının tek bir minaresi bulunmaktadır.

Sultan Abdülaziz döneminde yaptırılmasına rağmen onun adıyla değil, “Sadâbâd Camii” adıyla anılmaktadır. Son dönemde onarılan bazı kasırlar ve günümüzdeki Sadâbâd yapıları hakkında “Bir Zamanlar Kâğıthane” adıyla bir kitap yayımlanmıştır. Ancak hiç şüphesiz Sedad Hakkı Eldem’in “Sa’dabad” adıyla yayımladığı araştırma bu konuda yazılmış en önemli çalışmadır.
14 Mayıs 2026 günü, bir dönemin Sadâbâd’ından günümüze ne kalmış diye düşünerek Kâğıthane’yi dolaştım.




Cedvel-i Sîm üzerindeki çağlayanların bir bölümü varlıklarını muhafaza ediyordu; fakat kapak taşları büyük oranda tahrip olmuştu. Sultan Abdülaziz döneminde yapılan saraydan geriye kalan iki giriş kapısı ile bir duvar parçası, anlamsız bir şekilde sözde restore ediliyordu. Geçmişte sıvalı olan duvar dokusu açığa çıkarılmış, derzleri elden geçiriliyordu. Doğrusu içim sızladı; derisi soyulmuş bir ceset görmüş gibi oldum. Kim böyle bir işin yapılmasını ister, anlamak zor. Bu konudaki karar vericilerin cehaletinin hayret verici bir düzeye ulaştığı anlaşılıyor. Bizim mimarimizde böyle bir duvar dokusu görülmez. Bir yapıya akçe geçmez niteliğinde taş kaplamadır ya da sıvalıdır. Yükleniciye fazla ödeme yapmaktan başka bir amaca hizmet etmeyen bu tür onarımlara harcanan meblağ büyük boyutlara ulaşmakta. Bu tür onarımları gördükçe aklıma rahmetli Alev Alatlı’nın bir sözü geliyor: “Yasal ama helal mi?” Sadâbâd’dan geriye, cami dışında varlığını muhafaza eden doğru dürüst iki yapı kalmış. İlki, Sultan III. Ahmed döneminde yaptırılan iki yüzlü çeşmedir. H. 1135 / 1722-1723 tarihli çeşmenin kitabesini Vehbî yazmış. Son dönemde onarılan çeşme, bir dönemin yadigârı olarak koruma altına alınmış. Diğeri ise Sultan II. Mahmud’un top atışları yaptırması münasebetiyle dikilen H. 1227 / 1812-1813 tarihli nişan taşıdır. Çevresi yüksek panolarla kapatılan bu taşı görmek zor olsa da merak eden seyredebilir.

Yazı & Fotoğraflar: Dr. M. Sinan Genim