Antik Kentler Cenneti Demre

“Açılmak, kendimi aşmaktır arzum / İstemem bükülü kalayım hiçbir yerde” der Rilke Dünyada Yapayalnız şiirinde; ayrıca hemen bir iki mısra sonra ise “arzum, uzun uzun ve yakından gördüğüm bir tasvir gibi betimlemektir kendimi” diye devam eder.

Kendimi satır aralarında bulmak, keşfetmek ya da bir başkası tarafından keşfedilmiş bir kendim olmak arzusunu koydum ben de Rilke’nin bu dileğinin yanına haddim olmayarak. Hatta dahası yapayalnız olarak ve yeryüzündeki bütün hisleri kalbime sığdırarak “hiçbir yerde bükülü kalmadan” dünyaya açılmak arzusunu da… Seyahat etmek de aslında bu arzunun bir neticesi değil midir? İnsanın kendisini, kendi sınırlarını aşabildiği; birbirinin ardından ve birbirlerini taklit ederek hayatı istila eden günlerin getirdiği tekdüzeliğin zincirlerini kırabildiği o özgür dünyanın ta kendisi…

Bir kez daha ve taptaze bir heyecanla, bu özgür dünyanın yeni durağında sizlere eşlik etmek için sabırsız bi’ şekilde karşınızdayım. Yeni durağımız 2025’te Cittaslow Birliğine katılan Türkiye’nin 28., dünyanın ise 307. yavaş yaşayan şehri Demre! Her zamanki gibi Cittaslow hareketini daha önce duymamış okurlarımız için klasik hatırlatmamızı yaparak başlayalım hemen.

Cittaslow nedir; nerede, ne zaman ve ne maksatla ortaya çıkmıştır?

Cittaslow veyahut diğer bir adıyla “yavaş yaşayan şehir” hareketini en özet haliyle, tarih ibresini 1999 yılına çevirdiğimizde karşımıza çıkan, kökleri İtalya'da filizlenmiş bir uyanış olarak tanımlayabiliriz. Gayesi ise giderek birbirinin kopyası olan şehirlere inat, hala değişmeden özgünlüğünü korumayı başarmış şehirleri koruma altına almak. Bu birliğe girmenin şartları nedir sorusunun cevabı da esasında yine amacın kendisinde saklı. Yani, tabiatıyla, kültürüyle, insanı ve yaşam koşullarıyla hızın karşısında sakinliği, geçtiği yeri darmaduman eden çağımızın yıkıcı değişimi karşısında ise özü koruyabilmek. İşte Demre de bütün bu özellikleriyle bugüne kadar bu birliğe katılan şehirlerin arasına rekor sayılabilecek bir puanla (75.40) girmeyi başarabilmiş.

Cittaslow faslını hallettiysek şayet artık yavaş yavaş bu güzel şehri tanımaya başlayabiliriz. Elbette bu şirin şehri tanımaya öncelikle tarihinden başlıyoruz.

Tarih Boyunca Demre

Bilirsiniz İstanbul için taşı toprağı altın derler. Hoş, bu tanımın yapılış amacı daha çok duygusal meselelere dayanır ama yine de konuyla ilgili yeni bir teklif sunmak isterim. Ben bu tanımın sınırlarının biraz daha hatta birazdan daha fazla olarak “Türkiye’nin taşı toprağı altın” şeklinde genişletilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu güzide ülkenin hangi şehrine giderseniz gidin altından derin bir tarih ve kültür fışkırır. İnsanı kendine hayran bırakan tabiatından söz etmiyorum bile. Dolayısıyla Demre’nin tarihinin de bizi bu anlamda sükût-u hayale uğratmayacağından emin olabilirsiniz. Nitekim şehrin tarihinin içine iyice girdiğinizde Demre ya da o dönemki ismiyle Myra; sizi çoktan antik döneme, MÖ 5. Yüzyıla, ışınlamıştır bile. Burası az evvel de söylediğim gibi MÖ 5. yüzyılda Likya’nın en önemli şehirlerinden biri olarak varlık gösterir. Roma egemenliği döneminde ise adeta serpilip büyür ve oldukça zengin bir liman şehri haline gelir. Dahası, Bizans dönemine gelindiğinde imparatorluğun idari ve dini merkezi yine burası olmuştur. Ayrıca eski adıyla Myra ülkemizdeki pek çok şehir gibi farklı uygarlıklara ev sahipliği yapmasıyla da adeta bir kültür mozaiğidir. Sözgelimi IV. yy başında St. Nicholaus’un burada psikoposluk yapması, bu bölgenin Hristiyanlık dünyasının ilgisini çekmesine sebep olur. Bundan mülhem her yıl 6 Aralık’ta gerçekleşen Noel Baba etkinliklerinin ev sahibi olur. Osmanlı İmparatorluğu döneminde ise 1904 yılında Eynihal ismini alarak köy statüsü kazanır. Biraz daha yakın tarihe, Cumhuriyet devrine, doğru geldiğimizde 1987 yılında dört köyden oluşan Kale isimli bir ilçeye dönüştüğünü görürüz. 2005 yılında ise ismi bugün bildiğimiz şekliyle Demre olur.

Şimdi gelelim Türkiye’nin güney sahilinde, Antalya Körfezi’nin batısında yer alan Demre’yi ziyaret ederken nereleri görmeliyiz sorunun cevabına. Ancak öncesinde küçük bir hatırlatma yapmak isterim. Demre, tarihi ve tabii yerler açısından oldukça zengin bir belde ve bu durakların bazıları arasındaki mesafe biraz fazla. Hal böyle olunca bu durum pek tabii olarak gezginler için göz korkutucu olabilir. Ama unutmayınız ki “yaşamak cesaret ister.” Ancak kabuğunu kırmaya cesaret edenler yaşam serüvenine atılabilir. O yüzden vakit, gözünüz ne kadar korkarsa korksun bismillah deyip yola çıkma vaktidir. Şimdi bu yolculukta göreceğimiz yerlerden, Simena Antik Kenti’ne gidelim beraber.

Antik Kentler Cenneti Demre

Simena Antik Kenti

Adı ilk kez MS 1. yüzyılda anılsa da Likya yazısıyla yazılan kitabe ve bulunan bir gümüş sikke sayesinde aslında anlıyoruz ki bu antik kentin tarihi, MÖ. 4. yüzyıla kadar uzanır. Bu kadar köklü bir tarihinin olmasının yanında Simena Antik Kenti, insanın tüylerini diken diken edecek kadar hayret verici ve büyüleyici bir yer. Yüzyıllar boyunca sayısız insana yurt olduğunu bilmek ve eski çağlardaki yaşamı hayal etmek bile etkileyici olması için yeterliyken kıyıda su içinde yüzen merdivenleri, Likya tipi lahitleri, mendirek ve antik kent kalıntıları, kısa süreliğine de olsa sizi bu dünyadan alıp başka âlemlere götürüyor. Bu gezinti, Simena ile bir olmanın yollarından biridir belki de ya da şehrin, kimler geldi geçti bak da gör ve geçiciliğini anla deme şeklidir, kim bilir… Simena Antik Kent’i, önceleri Likya birliğinin bir parçası iken, Roma İmparatorluğu’na katılmasının ardından bağımsız bir kent haline gelmiş. Bugün denizden ulaşılabildiği gibi karadan da ulaşılabilen bu saklı cennete geldiğinizde dikkatinizi çekecek ilk şeylerden biri ise, Simena’nın stratejik önemini simgeleyen kalesi olur. Ayrıca MÖ 79 yılında yapıldığı tahmin edilen Roma hamam kompleksinin kalıntıları da ziyaretçileri karşılama vazifesinde kaleye eşlik etmekte. Artık yavaş yavaş Simena’ya veda ederken, Antik kent cenneti olan Demre’de sırasını bekleyen bir başkasına, Myra Antik Kenti’ne.

Myra Antik Kenti

Myra Antik Kenti’nin tarihi başta belirttiğim gibi çok eskilere dayanır. MÖ 5. yüzyılda kök salmaya başlayan bu şehir verimli toprakları ve deniz ticareti sayesinde Likya ittifakının altı büyük kentinden biri haline gelmiş. Hatta öyle zengin olmuş ki kendi adına sikke bile bastırmış. Bu özellikleri sayesinde olsa gerek o dönemde “en parlak şehir” unvanını da alarak kendisini diğer şehirlerden ayırmayı başarmış.

Günümüzde ise Myra Antik Kenti, Likya Dönemi’nden kalan kaya mezarları, Bizans Dönemi’nden kalan Aziz Nikolas Kilisesi ve Roma Dönemi’nden kalma görkemli antik tiyatrosuyla sadece zamanın izini değil farklı uygarlıkların varlığını da bir nişane gibi muhafaza etmesiyle öne çıkıyor. Dikkat çeken bir başka önemli özelliği daha vardır ki o da dünya genelinde Noel Baba olarak bilinen Aziz Nikolas’ın MS 4. yüzyılda şehrin psikoposluğunu yapmasıdır.

Noel Baba Kilisesi

Şimdi sıra tabiri caizse Myra Antik Kenti’ni Myra Antik Kenti yapan, şehrin dış mahallesi ve liman kenti olarak kullanılan Andriake Antik Kenti’ni görmekte.

Myra Kaya Mezarları

Andriake Antik Kenti

Günümüzdeki adı Çayağzı olan Andriake, Likya’nın en önemli limanlarından biri imiş kendi döneminde. İsminin tarihin sayfalarına yazılması ise MÖ 197 yılında Seleukos Hanedanı Kralı III. Antiokhos ile olmuş. Deniz ticaretindeki önemi sebebiyle olsa gerek o dönemde üzerinde çeşitli imar faaliyetlerinin yapılmış. Peki biz bugün, Likya yolu parkurunda kalan bu antik kente geldiğimizde nereleri görelim diye soracak olursanız, hamam kalıntıları ile Likya Uygarlıkları Müzesini görmenizi tavsiye edebilirim. Ayrıca burası yürüyüş ve kamp yapmak için de oldukça müsait. Bu kadar antik kent yeter biraz da doğasından, plajından bahset bize diyecekler içinse antik kentin çok yakınında bulunan Demre Kuş Cenneti’ni hemen seyahat listesine eklemenizi öneririm.

Demre Kuş Cenneti

Andriake Antik Kenti’ne de oldukça yakın bir mesafede bulunan Demre Kuş Cenneti göz kamaştıran tabiatıyla özellikle doğa tutkunları ve kuş gözlemcileri için adeta eşsiz bir cennet. Öğrendiğime göre, 149 farklı kuş türüne yuva olan bu sulak alan, güzelliğinin ötesinde Türkiye’nin önemli kuş gözlem noktalarından biriymiş. Dolayısıyla da yılın her döneminde farklı kuş türlerine ev sahipliği yapan ismiyle müsemma bu kuş cennetinde flamingolardan karabataklara, yaban ördeklerinden Mekke kuşlarına, balıkçıllardan martılara kadar pek çok kuş türüyle karşılaşmak mümkün. Burayı listesine ekleyecekler için küçük bir hatırlatma, Demre Kuş Cenneti’ni gezmek için en güzel zamanlar, genellikle havanın serin ve kuş çeşitliliğinin fazla olduğu ilkbahar ve sonbahar ayları imiş. Ayrıca kuşlara ve doğaya gerçekten meraklı gezginler için dürbün ve fotoğraf makinesi alınması yönündeki önerilerimi de bir dipnot olarak buraya bırakıyorum. Şimdi gelelim bir başka doğa harikası olan Beymelek Lagünü’ne.

Beymelek

Beymelek Lagünü Beymelek Lagünü sadece Demre’nin değil, aynı zamanda Türkiye’nin de en muhteşem tabi güzelliklerinden biri.  Akdeniz kıyılarının Türkiye’deki sayılı doğa harikalarından biri olan bu Lagün, Demre ve Finike’nin arasında bir tablo gibi uzanır. 40 kilometrekarelik bir havzanın can sularını bağrında toplayan bu yer; nehirlerin tazeliği ile denizin tuzunun harmanlandığı, her köşesinde yaşamın fışkırdığı özgün bir buluşma noktasıdır. Öyle ki bu tatlı sularla denizin vuslatından eşsiz bir biyolojik zenginliğin görüldüğü müstesna bir kıyı ekosistemi doğar. Yüzyılların mirası olan dalyan balıkçılığının hala nefes aldığı bu durgun sularda, yaşam adeta gümüş pullu bir şölene dönüşür. Bilimsel kayıtların ötesinde, lagün; kefalden çipuraya, sargostan mırmıra kadar 17 farklı balık türüne güvenli bir yuva sunar. Sadece suların derinlikleri değil; kıyılarda arz-ı endam eden mavi yengeçler, karidesler ve gökyüzünü şenlendiren 14 farklı kuş türü de bu ekosistemin zarif birer parçasıdır. Bu doğa harikası Lagün’ü arkamızda bırakırken yüzümüzü Demre’nin cennet köşelerinden olan Kekova Adasına çevirmeye ne dersiniz?

Beymelek

Kekova Adası

“Bu dünyada cennet varsa o da Antalya’dan Fethiye’ye kadar olan Akdeniz kıyılarıdır. Ama rivayet odur ki o cennet Kekova’dır.”

Falih Rıfkı Atay

Demre sahilinin açıklarında nazlı bir gelin gibi süzülen Kekova Adası, şu an olmasa da Likya döneminde yerleşim yeri olarak kullanılmış. Dolayısıyla insanın var olduğu her yerde olduğu gibi hayata dair pek çok emareye rastlamak mümkün burada; tiyatro, agoralar, nekropoller ve kiliseler gibi. Ne var ki MS 2. yüzyılda gerçekleşen bir depremle sular altında kalarak o meşhur “Batık Şehir” kimliğine bürünmüş. Bu haliyle daha masalsı ve mistik bir hal olan adanın, doğa ve tarihin iç içe geçtiği bir şaheser gibi Demre’nin kalbinde yüzdüğünü söylemek abartı olmayacaktır diye düşünüyorum. İyi ama biz bu adaya nasıl ulaşacağız diyenler için el-cevap; Demre’den kalkan günübirlik tekne turlarıyla rahatça ziyaret edilebilir. Ayrıca bu turlarda Kekova bölgesinin merkezinde yer alan Üçağız Köyü de bütün doğallığıyla sizi bekliyor olacak. Bu köyü özel kılan sayısız şey olmasının yanında BM Dünya Turizm Örgütü tarafından “En İyi Turizm Köyü 2025” ödülünü almasıyla da dikkat çeker. Camgöbeği rengindeki deniziyle görsel şölen sunarken, antik evlere ait kalıntılar ve mezarlarla gelenleri geçmişe götürür. Bölgede bulunan Tersane Koyu ve burada bulunan Bizans Kilisesi kalıntısı ile Korsan Mağarası görülmeye değer yerler arasındadır.

Kekova Adası

 Adayı ziyaret etmek, yüzyıllar öncesine ait bir hayata suların muhafazasında şahitlik etmek gibi… Bazen tek bir ağaç bile hiç bilmediğiniz duygularla tanışmaya vesile olurken, böylesine bir şaheserin iz bırakmaması hiç mümkün mü? Benzer duyguları İspanya seyahatimde de hissetmiştim. Şehirlerarası yolculuk yaparken yol kenarında gördüğüm zeytin ağaçları, mimari eserlerden daha çok tesir etmişti kalbime. O zamanlar hissettiklerimi anlamlandıramasam da bugün, bunun Allah’ın yarattıklarına tanıklık etmekten doğan hisler olduğunu ancak yeni idrak edebiliyorum. Çünkü Cibran’ın dediği gibi sahiden de “karmaşık şeylerin peşinde koşup dururken, tarlalara bakmanın Tanrı’yı anlamak için fazlasıyla yeterli olduğunu unutuyoruz.” 

Theimussa Antik Kenti

Hislerimi bir kenara koyup Demre’ye dönmem gerekirse gezilmesi görülmesi gereken çok fazla plajı, koyu ve tabii güzelliği sahip. Ayrı ayrı başlıklar altında detaylandıramadığım Sülüklü, Çağıllı, Taşdibi Plajı gibi sayısız güzelliğiyle bu şehri daha fazla anlamak ve keşfetmek biraz da siz okurlarımıza düşüyor. Çünkü bana ayrılan sayfaların çoktan sonuna gelmiş bulunuyorum.

Hülasa bu harikalar diyarına ve de sayfanın sonuna kadar gelebilmeyi başarmış bütün okurlara, yeni keşifler ve yeni yazılarda görüşmek dileklerimle veda ediyorum. Yaşamak cesaretini gösterebilen ve de göstermek için gayret eden herkese sevgilerimle. Hoşça kalınız…

Yazı : İlknur Çilek

Fotoğraf: Demre Belediyesi


Turing Kültür Sanat YouTube Kanalı

Turing Kültür Sanat YouTube Kanalı
crosschevron-down