

155 Yaşında, Hâlâ Öğrenci Yetiştiriyor!
Türk musikisi tarihinin en büyük saz sanatkârlarından biri olan Cemil Bey’in ütopik hayalleri vardı: Okyanusun ortasındaki bir transatlantiğin bacalarına bağlayacağı düzenekten elde edeceği seslerle yapacağı müziği uçsuz bucaksız denizlere ve göklere dinletmek istiyordu. En önemli eseri diye nitelenen oğlu Mesud Cemil’in yakın arkadaşı ünlü şair Nâzım Hikmet ise Sanatkârın Ölümü başlıklı şiirinde Cemil’i “Gökler geri alıyor yeryüzünden sesini” mısraıyla değerlendirecekti.

Türk musikisi tarihinin en meşhur virtüozu ve bestekâr. 8 Mayıs 1871’de Mollagürani semtinde doğdu. Babası çeşitli kademelerdeki devlet görevleri yanında Tahran sefirliği görevinde de bulunan Tevfik Bey, annesi, Adile Sultan’ın Çerkes cariyelerinden Zihniyar Hanım’dır. Dedesi Mustafa Reşid Efendi de Sadrazam Hüsrev Paşa’nın kethüdasıydı. Henüz üç yaşındayken babasını kaybetti. Amcası Refik Bey’in himayesinde tamamladığı ilköğreniminin ardından, dönemin ortaokulu olan rüştiyeye başladı. Musikisever bir aile çevresinde yetişti. Annesi Zihniyar Hanım, Adile Sultan Sarayı’nın kızlardan kurulu saz takımında lavta çalmıştı. Büyük ağabeyi Reşad Bey âşık sazı, küçük ağabeyi Ahmed Bey de tanbur çalıyordu. Küçük yaşta musikide ‘harika çocuk’ özellikleri sergiledi. Basit malzemelerden oyuncak çalgılar yaparak ilk musiki eğilimlerini gösterdi. 10 yaşında tanbura başladı. Amcasının oğlu Mahmud Bey’e keman dersi veren Kemani Aleksan Efendi’den Hamparsum ve Batı notalarını öğrendi. Ayrıca, amcası Refik Bey’in kızlarına piyano dersleri veren öğretmenlerden genel musiki bilgileri yönünden yararlandı. Yenilik fikirleriyle yetişmiş tipik bir Tanzimat aydını olan amcası Refik Bey’in Horhor’daki konağı, küçük Cemil’i kültür yönünden de etkileyen bir ortam oldu; bu evde Fransızca öğrenmeye başladı.
Amcası Refik Bey, siyasi çalkantılar içinde zehirlenerek öldürüldüğünde 13 yaşında olan Cemil, sonraki dört yılı amcasının oğlu Mahmud Bey’in himayesinde geçirdi. Tanbur çalmadaki yeteneğini gören Mahmud Bey onu bir musiki toplantısında ünlü bestekâr Tanburi Ali Efendi’yle tanıştırdı. Ali Efendi, alışılmadık bir kıvraklıkla çaldığı tanburu dinleyince takdir ve teşvik ettiği Cemil’e, genel musiki bilgileri ve fasıl musikisiyle ilgili incelikler konusunda yararlı oldu.
Cemil’in gösterdiği olağanüstü musiki yeteneği kulaktan kulağa yayıldı ve 18 yaşına girdiğinde ünlü ve önde gelen bir tanburi olarak kabul edildi. 20 yaşına geldiğinde kemençe, lavta ve viyolonselde de üstün bir yetenek olduğunu gösterdi. Osmanlı Sarayı’na yakın çevrelerde tanbur ve kemençe dersleri verdi. İstanbul’un seçkin musiki meclislerinde sanatını sergiledi. Dönemin lisesi olan idadideki öğreniminden sonra bir yıl kadar, bugünkü adı Siyasal Bilgiler Fakültesi olan Mekteb-i Mülkiyede okudu. 19 yaşında Harbiye Nezaretinde kâtip olarak memuriyete başladı. 1901’de Saide Hanımla evlendi. Bu evlilikten ünlü musiki adamı Mesud Cemil doğdu.

30 yaşında ününün doruğuna ulaştı. II. Abdülhamid tarafından çağrıldığı sarayda tanbur, yaylı tanbur ve kemençe çaldı. Aslında Türk musikisinden hazzetmeyen padişahın, duyduğu memnuniyetle memuriyet görevini başkâtipliğe yükseltmesine ve İkinci Mecidi Nişanı’yla ödüllendirmesine rağmen, saray çevresinden daima uzak kalmayı tercih etti. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra devlet kadrolarında yapılan tasfiye sırasında işten çıkarıldı. Dönemin padişahı V. Mehmed Reşad’ın Muzıka-yı Hümayun’a girme teklifini, protokol kurallarıyla bağdaşmayan mizacı sebebiyle kabul etmedi.
Kendisinin ve ailesinin geleceği konusunda güvence vererek Kahire’ye götürmek üzere İstanbul’a özel yatını gönderen Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa’nın cazip davetini de reddetti. Cemil Bey, döneminin en belirgin özellikleri olan bohem ve romantik hayat tarzını temsil eden özgür yaratılışlı ve başına buyruk bir sanatçıydı. Memuriyetten çekildikten sonra yalnızca musikiyle uğraştı. Geçimini sağlamasında yüksek devlet görevlerinde bulunan dostlarının da yardımı oldu. Sanatına hayran olan dönemin önde gelen devlet adamlarından Yanyalı Ferik Mustafa Paşa, en büyük koruyucusuydu. 1909’da İstanbul Tepebaşı Tiyatrosunda mızraplı tanbur, yaylı tanbur ve kemençeyle verdiği konserler, İstanbul’da halka açık ilk çağdaş konserlerdi. Türk tiyatrosunun temel kurumu olan Darülbedayinin musiki bölümünde öğretmenlik yaptı. Ayrıca özel dersler verdi ve birçok öğrenci yetiştirdi. Tanburda Refik Fersan, Faize Ergin, halasının oğlu Tanburi Hikmet Bey, Kadı Fuad Efendi ve kemençede Fahire Fersan, öğrencilerinden birkaçıdır.

1910-1914 arasında Alman Blumenthal kardeşlerin İstanbul temsilcisi oldukları Orfeon plak şirketi adına kovanlara ve plaklara taksimler ve saz eserleri doldurdu. Plakları, ustalığının günümüze canlı belgeler halinde ulaşmasını sağladı. Kendisinden sonraki saz sanatçıları onun musikisini plaklarını dinleyerek inceleme imkânına sahip oldular. Bu sebeple hocalık formasyonu hayatıyla sınırlı kalmadı ve ölümünden sonra da devam etti; yaşadığı ve ölümünden sonraki dönemlerin hemen bütün saz sanatçılarına hocalık etmiş sayılması bu sebepledir. Adının efsane haline gelmesinde ve etkisinin kalıcı olmasında, gramafonun yaşadığı devirde kazandığı yaygınlık etkili oldu.

Birinci Dünya Savaşı’nın ağır şartları, zaten zayıf bir bünyesi olan ve içki iptilâsı sebebiyle erken yaşta yıpranan Cemil Bey’in sağlığını iyice bozdu. O sırada iktidarda bulunan İttihad ve Terakki Fırkası yönetimi, verem teşhisi konan Cemil’i tedavi için İsviçre’ye göndermeye karar verdiyse de Cemil Bey İstanbul’dan ayrılmak istemedi ve 29 Temmuz 1916’da öldü.
Cemil Bey, Türk musikisi tarihinin en ünlü virtüozuydu. Türk musikisinin ana sazı olan tanburun yüzyıllara dayanan geleneksel icrasında devrim yaptı. Bol ve neredeyse kesintisiz mızrap vuruşları ve alışılmışın dışında bir sol el tekniğiyle sağladığı yer yer hırçın ve şaşırtıcı bir kıvraklığa tekabül eden bir tavrı oluşturdu, sergiledi ve en çok tercih edilen tarz haline getirdi. Az mızrap vuruşuyla bol enin elde etme esasına dayanan ve nispeten dingin bir müzikalitenin ifadesi olan eski tavrın farklı güzelliğini ortadan kaldırması gerçek bir kayıp olmuşsa da ortaya koyduğu varlık kaçınılmazdı ve erişilmesi güç bir icra zirvesi oluşturdu. Kemençe, lavta, rebab ve viyolonselde de büyük başarı gösterdi. Keman, ud ve kanun da çalabilir ama bu sazları sevmezdi. Çöğür, tar, bağlama, cura, divan sazı, Karadeniz kemençesi, bozuk ve zurna gibi halk sazlarını da çalabiliyordu.

Bestelediği saz eserleri, sözlü eserlerinden çok daha önemlidir. Türk musikisi disiplini içinden yetişmiş, ancak İstanbul’un çok renkli şehir yapısına ait folklorik dokuya ilgisiz kalmadığı gibi alabildiğine etkilenmiş, ilgi duyduğu batı musikisinden de bestekârlık altyapısında yararlanmıştır.
Türk musikisinin 19. yüzyılın sonlarında Hacı Ârif Bey’in sürükleyici müzik varlığıyla yaşadığı değişimin birçok özelliği Cemil Bey’in musikisinde ve üslubunda da görülür. Hacı Ârif Bey’in sözlü müzikte yaptığı köklü değişimi saz musikisinde gerçekleştiren Cemil Bey’di. Bu iki karizmatik isim, 19. yüzyılın son çeyreğinde kendine özgü bir “İstanbul Musikisi”nin ortaya çıkmasının en önde gelen iki lokomotifi olmuşlardı.

Musiki konularında İstanbul gazetelerine yazılar da yazan ve Sabah gazetesinde Rauf Yekta ile kalem tartışmalarına giren Cemil Bey’in makam seyirlerini gösterdiği nazari eseri Rehber-i Musiki iki kez basıldı. Başladığı musiki sözlüğü ile kemençe metodunu ise bitiremedi.
Yazı & Fotoğraf: Mehmet Güntekin