

Amerika dışında yaşayanlar için New York; Amerika’dır. Ve New York dışındakiler için de New York; Manhattan. Amerika’yı yeniden keşfedemeyeceğimize göre New York’u enine boyuna tanıyalım istedik. Enlemesine 787 kilometre karelik bir alana yayıldığını keşfettiğimiz ilk tren yolculuğundan sonra, New York’un en küçük bölgesi olan Manhattan’da karar kıldık. Ve Manhattan’da yürüdüğümüz kadar başka hiçbir şehirde yürümedik.


New York sadece 400 yıllık bir şehir. 1626 yılında Hollandalılar New York’un kalbi Manhattan Adasını yerlilerden 24 dolar tutarında battaniye, elbise ve metal eşya karşılığı satın almışlar. Adını da Yeni Amsterdam koymuşlar. Hollandalı Peter Minuit’in yaptığı bu kelepir alışveriş, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük pazarlığı olarak anılsa da, Kızılderililerin başka bir alternatifi olup olmadığı sorusu her zaman akla gelebilir!
New York’taki 24 dolarlık Hollanda egemenliği İngilizlerin gelmesi ile son bulur. İngiliz Kralının biraderi York Dükü James adına şehri ele geçiren Albay Nicholls, ilk olarak şehire patronunun adını verir ve artık New York olarak anılacak bu yeni şehire kendisi de vali olarak atanır. İngilizlerin, Fransızlar, Hollandalılar ve Amerika Birleşik Devletleri ile New York mücadeleleri, nihayet 1783 yılında Amerika’nın bağımsızlığının Paris’te tanınması ile sona erer ve New York kısa bir süre yeni devletin başkentliğini de yapar.
Fransızların 1880 yılında bu kente hediye ettikleri ‘Özgürlük Anıtı’ aynı zamanda göçmenlerin şehre ilk ayak bastıkları Ellis Adası’nın karşısında dikilidir. Sadece 1919 yılına kadar Amerika’ya göç eden yaklaşık 23 milyon Avrupalı göçmenin 17 milyonu New York üzerinden ülkeye giriş yapmış ve çoğu da burada yerleşmiş bulunmaktadır. Ülkeye deniz yoluyla gelenlerin ilk karşılaştıkları bu anıt, konumu itibarı ile kent halkının günlük yaşamlarında pek sık göremedikleri bir sembolüdür New York’un.

Havalanından bindiğimiz taksinin şoförü, İstanbul’dan geldiğimizi duyunca hemen Fenerbahçe’yi sordu bize. Şimdi İngiltere’de top koşturan Okocha’nın kuzeni imiş. Sıkı Fenerbahçeli dostumuzla New York’un kalbine doğru yol alırken, burada çok yabancılık çekilmeyeceğini anlatmaya çalışıyordu sanki. Daha sonra gördük ki New York’ta herkes ‘yabancı’ ve her yabancı sanki doğma büyüme New Yorklu!
New York gerçek anlamı ile birleşmiş milletlerin başkenti. “72 buçuk millet”in birlikte yaşadığı dünyanın tek şehri. Sembolik BM binası ise Manhattan’ın gökdelenlerinden bir tanesi sadece. New York’ta kimler var değil, daha çok kimler yok diye sormak doğru olur. New York’ta çalışmayan İki bandlı telefonumuzu değiştirmek için girdiğimiz mağazanın sahibi, Türkiye’den Suriye’ye göç etmiş, oradan da New York’a gelmiş bir Yahudi çıktı.

Telefon muhabbeti yerini, imambayıldıdan baklavaya Türkçe muhabbete bıraktı. Bir de tavsiye aldık gezginler için; New York’ta en güvenilir, ‘helal et’ sadece koşerlerde yenir. Koşer, yahudilerin çalıştırdığı lokantalara verilen genel ad. New York’un her tarafında karşılaşmanız mümkün. Çünkü burada ciddi bir Yahudi topluluğu var ve nüfusu İsrail’den daha fazla. Times Meydanı’nda bulunan en meşhur koşerde yediğimiz tavuklu döneri pek sevdiğimi söyleyemem ama Madison’da bulunan “Elektronik Cenneti”ni herkese tavsiye edebilirim. Zülüflü ve sakallı Ortadoks Yahudilerin çalıştığı bu yerde, kamera, ışık ve fotoğraf makinası adına aradığınız her şeyi bulmanız mümkün. Madison aynı zamanda New York’un sanat merkezi. Resim galerileri, fotoğraf stüdyoları ve entellerin takıldığı cafe ve restaurantları ile New York’un artistik çehresi.
Başta Yahudiler olmak üzere, Çinliler, İtalyanlar, Kosta Rikalılar kentin egemen çoğunluklarıdır. Elbette Afrika kökenli ve daha çok Harlem bölgesinde yaşayan siyah nüfus da.



Polisin siyah Müslümanlarla yaptığı işbirliği sonucu, şehirdeki suç oranının gözle görülür bir şekilde düştüğü söyleniyor. Artık ana caddeler üzerinde her köşede görmeye alıştığımız kiosklar, aynı zamanda kaldırım asayişini kontrol eden birer sivil nokta. Bu uygulama ile Harlem bölgesinde ve ana caddelerde insanlar artık çok rahat dolaşabiliyorlar. Ha, burada satılan köfte ve sosislerin helal olduğuna dair üzerlerinde bir de tabela var! Manhattan Adası, kentin kalbidir. Asıl New York burasıdır. New York’a ait bilinen her yer ve her şey burada bulunur ve burada sahnelenir.

Dünya ticaretinin sinir merkezi New York borsasından müzikal tiyatronun kalbi Broadway’e, Little İtaly’den, China Town’a, Central Park’tan Times Square’a ve 103 kat yükselip tüm New York’u temaşa edebileceğiniz Empire State Building’e kadar her şey bu küçük adaya sığdırılmıştır. Belki de bu yüzden Manhattan enlemesine değil de boylamasına inşa edilmiş olsa gerek. “New York’un gökdelenleri Amerikan ruhunun sembolleridir.” diyor Amerikalı bir yazar ve bir aktör tamamlıyor sözü: Belli ki New York, yükselişe geçmek için inşa edilmiş bir şehir.

İlk kaldığımız otel New York’un Central Park bölgesinde, tarihi bir binaydı. Yükseklik fobimiz olmamasına rağmen özellikle burasını seçmiştik. Daha sonra ani bir karar değişikliği ile Times Square’daki 63 katlı bir otele taşındık. 32 yıllık sevgili dostum Faruk Aksoy, 32’nci kata taşındığımız ilk gün, ünlü bir Amerikalı yazarın bir notunu okudu bana: “New York’ta ‘yaşanan an’ o kadar güçlüdür ki, geçmiş o anda yok olmuştur bile!” 32’nci katın penceresinden izlediğimiz gün batımı ise izlediğimiz tüm gün batımlarından çok farklıydı. Gün batımı deyince sakın, Ortaköy’de oturup ’her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar’ı hayal etmeyin. Burada gökyüzü neredeyse hiç yok, burada kendinizi daha çok gökdelenlerden oluşan tropikal bir ormanda gibi hissedersiniz. İsmini hatırlayamadığım bir yazarın söylediği gibi New York, her türlü güzelliğin ve zevkin alabildiğine yaşandığı ve buna karşılık hiçbir mantığın bulunmadığı dünyadaki tek şehirdir. Mantığı yoktu ama, aynı gün batımını izlemek için, daha doğrusu o anı fotoğrafa yansıtmak için ertesi gün de pencerede bekledik!




Elektronik reklam panolarının ilk kullanıldığı yer olan Times Square için New Yorklu yazar Durham, kenti tanıtan kitabının son baskısında: “Büyük Beyaz Yol” hiç olmadığı kadar parlak şimdi! Elektrikli panolar parıldayıp sönerken, biraraya toplanmış, dikkatimizi çekmeye çalışan küçük çocuklar gibi... diyor. Gerçekten bu “Büyük Beyaz Yol” oturarak veya yürürken tüm dünyayı panolardan takip edebileceğiniz bir elektronik tünel gibi. Times Square veya Büyük Beyaz Yol’u ilk aydınlatan firmanın sahibi O. J. Gude, elektronik panoların bir sanat olduğuna inanırdı.

“Herkes onları okumalı ve sindirmelidir. Ve reklamcının verdiği dersi istese de, istemese de almalıdır.” Biz, buradaki cola savaşlarından çok, Reuters’ın geçtiği son dakika haberlerine takıldık daha çok. Ama Gude’ın dediği gibi dersimizi de almadık değil! İnanın, ‘New York’tan ayrıldığınız zaman gidebileceğiniz başka hiçbir yer yoktur’ iddiasına gülüp geçmiştim ilk duyduğum zaman. Bu kadar farklılığı ve kontrası bir arada yaşatan başka bir şehir yoktur sanırım. Sürekli kendini keşfeden ve teşhir eden bir şehir. Kimi şehirler sizi kullanıp atarlar dışına, sürenizi dolduğu zaman. New York sizi bağrına basıyor. İyi ki İstanbul var diye düşündüm sonra!

Yazı : Mustafa Aksay
Fotoğraf: Faruk Aksoy