

Baharın gülleri açtı, ister gönlünüz şen olsun, “Boğaziçi şen gönüller yatağı” diyerek leb-i derya yalıların mor salkımla ilişkisini temaşa edin; ister “ Bahar oldu beyim evde durulmaz” diyerek çemenzârın seyrine çıkın.
Bu şehr-i İstanbul öyle bir mekân ki, en umulmadık yerde bir erguvan, hiç beklemediğimiz anda bir kırmızı çiçekli at kestanesi, size bu şehirde yaşamanın nasıl bir “saadet” olduğunu hatırlatır.


Baharın ilk habercisi kırsal kesimde, yüksek yerlerde, dağlarda, yaylalarda kardelendir. Sessizce ilk haberleri, ilk işaretleri verir ve gözden de, gönülden de ırak kalır. Meraklısı dışında pek kimsenin dikkatini çekemez. Tıpkı bataklık nergislerinin, çiğdemlerin, çuha çiçeklerinin, hatta nevruzların olduğu gibi. Şehirli – ki burada konumuz İstanbul- bahardaki yeni konukları daha bir çarpıcı, daha bir göz önünde görmek ister ve de görür. Şubat’tan itibaren bahar dallarını, sarı yaseminleri, sümbülü, zerrini, mimozayı, nisandan itibaren laleyi, erguvanı, ama hele mayısta erguvana ilaveten mor salkımı, leylakları, kırmızı ve beyaz çiçekli atkestanesini ve ille de gülleri…
Sanatçılar, edebiyatçılar böyle günleri hasretle bekler, hiçbir fırsatı kaçırmaz ve duygularını hemen dile getirirler.
Klasik dönemde şair Baki’nin sümbül için: “Gene gömgök tere batmış çıkageldi çemene Nevbahar oldu diye verdi haberler sünbül” demesi kaç yüzyıldan beri her sümbül çıkışında söylene durur… Sümbül, nergis, fulya, zerrin, çiğdem, kaç geç kızın isimlerinde yaşar durur. Şimdilerde sümbül Topkapı Sarayı Enderun Avlusu’nda görülür. Görenlerce sürur, buhurdanlıklara buhur olur.
Erguvan (Latince adıyla Cercis Siliquastrum) romantik olmaktan ziyade mistik ve sembolik bir ağaçtır. Hristiyan dünyasının o meşhur Judas Ağacı. Hani Hz. İsa’yı ihbar eden, zamanında onun ekmeğini yemiş, sohbetinde bulunmuş, Havariler grubuna dahil Judas (Yahuda) var ya!. Son Yemek’te Peygambere ihanet eden muhbir ve melun Judas…
İnanışa göre daha sonra yaptığı işten pişman olur ve gidip beyaz çiçekler açan ağaca kendisini asar. Bu tarihin en büyük ‘işbirlikçi ajanının”, Tanrının Kuzusu’nu (Agnus Dei) ihbar edenin, gelip de kendi dallarında intihar etmesine çok üzülen beyaz çiçekli ağaçlar kahrolur, utanır, kızarır, bozarır. Ve de o andan itibarın rengi pembe kızıl arası, utangaç bir renk alır.


Bizans-Hristiyan dünyasının bu ‘Yahuda Ağacı’, daha sonra Türk-İslam dönemlerinde de hak ettiği ilgiyi ve sevgiyi görmeye devam eder. Öyle ki, zaman zaman Osmanlı padişahları, payitahttaki erguvan ağacı sayısını yeterli bulmayarak taşradan Dersaadet’e erfuvan getirilmesi yönünde talimatlar verirler.
İstanbul’un ta Konstantinopolis’ten beri Hüda-i Nabit ağacıdır erguvan… Kendiliğinden çıkar, daha doğrusu Allah tarafından çıkarılır. Sur içinden özellikle Boğaziçi kıyılarına kadar binlerce yıldan beri İstanbul’u her bahar süsler durur. İstanbullunun gözünü, gönlünü şenlendirir. Boğaz kıyılarına öyle doğal bir dekor yapar ki, al gözlüm seyreyle…
Sultanahmet Meydanı’ndan Topkapı Sarayı’nun bahçesinei Sirkeci’den Edirnekapı’ya kadar sağa sola, İstanbul’un köşesine bucağına dağılmış tek tük erguvanlar… Zaman zaman azaldıkça padişahlar tarafından İzmir Körfezi kıyılarından sökülüp getirtilen ve İstanbul’a dikilen erguvanlar… Biliyor musunuz, 2013 yılında tarih tekerrür etti. Topkapı Sarayı yönetimi olarak Saray’ın Marmara ve Sarayburnu tarafına bakan bölümüne erguvanlar getirtilip diktirildi. ( Bu da bendenize nasip oldu.)
Buna karşılık Boğaziçi’nde Beşiktaş’ta Yıldız Korusu’nda, Yahya Efendi Dergahı bahçesinde, Ortaköy’de Boğaz Köprüsü ayaklarının dibinde, Kuruçeşme’de Şeyhülislam Cemalettin Efendi Korusu’nda ve sonra Bebek Koyu’nda, Rumelihisar sur diplerinde sıra sıra, öbek öbek erguvanlar…


Anadolu yakasında Salacak’tan başlayıp, Kuzguncuk’ta Fethi Paşa Korusu’nda hele hele Çengelköyü Papaz Korusu’nda, Kandilli’de Cemile Sulytan Korusu’nda, Anadoluhisarı’nın Göksu Mezarlı’ğında, Kanlıca’nın Mihrabat Koyu’nda mayıs ayında kıvılcımlar saçan alev alev Boğaziçi erguvanları…
Erguvan basbayağı bir ağaç… Çok fazla boylanmayan, anıt seviyesine ulaşmayan ama tek başına yaşayabilen, ayakta durabilen ve ayakta ölen ağaç gibi bir ağaç…
İstanbul’un ve Boğaziçi’nin ağacı…
Mor salkımlar (Wisteria Sinensis) öyle değil… Eski İstanbul deyimiyle sadece salkımlar… Onlar bir sarmaşık türü… Tek başına ayakta duramayan, yaslanacak, dayanacak ve mutlaka sarılacak bir dost, bir yoldaş, bir yâr arayan mor salkımlar…

Kırmızı çiçekli atkestanesi, İstanbul’un mayıs ayının kendini gösteren, vitrine çıkaran bitkisidir. Meydanlarda öbek öbek beyaz renkte açanlar dikkatinizi çeker, gözünüze çarpar ama esas sağa sola serpilmiş tek tük bulunan kırmızı çiçekli atkestaneleri doyumsuzdur. İşte çok ender de olsa İstanbul’da bulmak için çok dolaşmak da gerekse, bazen bu atkestanelerine mor salkımlar sarılır. O zaman kırmızı, yeşil ve mor bir cümbüş olarak kendini ortaya koyar.
Mor salkımın, aynı renkteki bir diğer mevsimdaşı da leylaktır. Mor leylaklar… Ondaki durum da tersidir. Çoğunluğu mor renklidir. Her yerde bulunur. Çok azı ise beyaz renk açar. Dolayısıyla gözler az bulunan beyazı arar.

Leylak; erguvan ve mor salkımda olmayan başka bir hususiyetle ön plana çıkar; kokusu… Köşebaşlarını tutan, gelenin geçenin yakasına sarılan kokusu…
Evet, İstanbul’da bahar, baharda İstanbul bir başka güzel, bir başka renkli, bir başka hoş görüntülüdür. Erguvanı, mor salkımı, leylağı, lalesi ve sümbülüyle bahçelerde, parklarda; gelincikleriyle, papatyalarıyla, katırtırnaklarıyla kırlarda…
Son dönemde ilkbaharda İstanbul bahçelerine giren yabancı bir ağaç var: Saray lalesi. Yabancı ama asla yaban değil; tam tersi aristokrat Mimozayla beraber geç dönemde şehre girmiş, sadece belli bölgelerde tutunabilmiş ağaçlardır.
Yahya Kemal “Erenköyü’nde Bahar” ve “Fenerbahçe’de Bahar” şiirlerini yazdı. Turing’in Fenerbahçe Parkı’nda Romantika’nın önünde erguvanlar, mimozalar, leylaklar, akzambakları yaseminlerle bir zamanlar İstanbul’un en güzel tarihi bahçelerinden biri yaşatılmıştı.

Fenerbahçe, Yahya Kemal’in dediği gibi “Bir mücevher gibi” İstanbul’da baharın en güzel hediyesidir.

Bu yazıda İstanbul’un o kadar çiçeğinden bahsedildi de mayıs ayının güllerinden, lalelerinden niye fazla söz edilmedi diye düşünenlere de şunu hatırlatalım ki, gül başlı başına bağımsız bir konudur. Kimse onunla aşık atamaz, kendisine âşık bülbülden başka… Lale ise bir zamanlar sarayın gözdesiydi sonra şehre yayıldı. İyisi mi siz Emirgan’da halkın, Topkapı’da sarayın lalelerini mutlaka görün.
Yazı & Fotoğraf: Haluk Dursun